ZÜLFÜ LİVANELİ – SERENAD

0
1283
views
ZÜLFÜ LİVANELİ - SERENAD - Büt Dergisi

(Bu kitapta aşk var ! Bu kitapta tarihi gerçekler var! Bu kitapta acı var! )

Kimi insan aşkı yaşar kimi insan da yaşanmış aşkları anlatır bu hayatta, Maya’nın payına düşense şahit olduğu bu aşkı kaleme almak olacaktı.

Handan Aşık / handan.ist@hotmail.com

Güzel kadınlara ya da yakışıklı erkeklere âşık oluyoruz. Büyük bir aşka hatta delice bir sevdaya düşüyoruz onlar için, sonra evleniyoruz fakat bir zaman sonra yürütemiyoruz ilişkimizi. Neden ? neden ? neden ? soruları arka arkaya gelmeye başlayınca gözden kaçırdıklarımız, umursamadığımız gerçekler sonumuzu getirmek için karşımıza dikilmiş bir katil edasıyla ilişkimize öldürücü bıçak darbelerini vurmaya başlamıştır bile.

Maya Duran’da evliliğini tek özelliği yakışıklılığı olan bir adamla yapmıştı. Eşinin silik karakteri, cesaretsizliği, ezik davranışları Maya’nın içindeki sevgiyi bitirirken aynı zamanda tiksintiye benzer bir duyguyu da yerleştirmişti içine. Nihayete eren evliliğin sonunda asosyal bir çocukla devam ettirmeye çalıştığı sosyal hayatı iç dünyası kadar karışık değildi.

İyi derecede İngilizce bilen bir üniversite çalışanı olması onu çok sayıda yabancı konukla karşı karşıya getiriyordu. Profesör Maximillian Wagner’de onlardan biriydi. Konferans için çalıştığı üniversiteye davet edilmişti. Alman asıllı olduğu adından da anlaşılan bu adam Amerika’dan geliyordu. 1940’lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hukuk dersleri veren başarılı bir hocaydı Wagner. İki sene gibi bir süreyi İstanbul’da geçirdikten sonra Amerika’ya yerleşmiş o güne kadar da İstanbul’a bir daha dönmemişti.

Ve Bir Gün Bir El Değer…

87 yaşında bir adamdı M. Wagner fakat duruşu görünüşü Maya’yı etkilemiş, onu çok yakışıklı bulmuştu hatta bu yaşta ki bir adam için oldukça hoş göründüğünü düşünüyordu. Konuğunu bizzat karşılamış sohbet ederek yolculuğa başlamışlardı. Konuşmanın akıbeti Wagner’in duygularını gizlediğini hissettirdi genç kadına. Anlatmaktan kaçındığı şeyler var diye düşündü. Konuğunu rahat etmesi için oteline yerleştirirken bir gün sonra görüşmek üzere vedalaştılar. Törende konuşmasına Türkçe başlayarak sıcak bir hava yaratan Wagner hissettiklerini, düşüncelerini konferans salonundaki tüm konuklarla paylaştıktan sonra İstanbul’da bulunma sebebini yerine getirmişti. Oteline götürülürken Wagner bir rica da bulundu. Şile’ye gitmek istiyordu. Anlamına varamadığı bu isteği yerine getirmek için konuğuna söz verdi genç kadın.

Ertesi sabah dondurucu soğukta Şile’ye doğru yol alırken Wagner’in yanında bir buket çiçek ve keman vardı. Adamın ne yapmaya çalıştığına anlam veremezken hoca hakkında duyduğu ajan olma ihtimali üzerinde de düşünmeye başlamıştı. Şile’ye vardıktan sonra yaşlı adam buketi ve kemanıyla bir tepeye yürümeye başladı. Maya, profesörün ne yapmaya çalıştığını daha iyi anlayabilmek için arkasından gitmeye karar verdi.

Çiçeğini denize büyük bir saygıyla bırakan adam kemanıyla bir parça çalıyordu ve aynı parçayı defalarca tekrarlıyordu. Dondurucu soğukta gözyaşları içinde parçayı çalmaya devam etmesi genç kadının endişelenmesine neden oldu. Yaşlı konuğu morarmaya başlamıştı soğukta donarak ölmesi söz konusuydu çünkü profesörü defalarca uyarmasına rağmen gitmeye ikna edemiyordu, sonunda profesörü sürüklercesine götürmeye karar verdi yerinden kıpırdamayan adam denize bakarak ağlıyordu. Profesörün stuuma stuuuuma diye çıkardığı iniltilerden başka sözcük çıkmıyordu ağzından.

Profesörün kaskatı kesildiğini fark edip bir otelde ısınmasına yardımcı olmaya çalışan kadının yakasını, aksililikler bırakmıyordu. Bir sobanın bile bulunmadığı otel odasında yaşlı misafirini ısıtmak için onca şey deniyor başaramıyordu. En sonunda soyunarak konuğunun koynuna girmiş ona temas ederek ısınmasını sağlamıştı. Abisinin yardımı ile profesörü hastaneye kaldırarak onu ölümden kurtarmış oldu.

Maya bunca iyiliğine karşılık olarak o günkü serenadın nedenini öğrenebilecekti profesörden, bunun sözünü almıştı çünkü.

STRUMA-FÜR NADİA ( Nadia için)- SERENADE

Maximillian Wagner genç yaşında ümit vaat eden başarılı bir hukuk hocasıdır. Hocalık yaptığı sıralarda Hitlerin Yahudilere olan öfkesi yeni yeni kendisini göstermektedir ve sonrasında Yahudi öğrenciler alman öğrenciler tarafından tacize uğramaktadır. O öğrencilerin arasında bir kız öğrenci vardır ki o Maximillian Wagner’in hayatının rotasında büyük rol oynayacak olan NADİA’ dır.

Nadia ile başlayan serüveni evlilikle devam etmiş mutlu giden günlerin arkasından Yahudi kıyımı gün geçtikçe artmaya başlamıştır. Nadia’nın zarar görmemesi için adını Deborah ismiyle değiştirmiş onu alman gibi göstermeye çalışmış fakat bunlar da yetersiz kalmıştır. Hamile olan Nadia’nın sinirleri gün geçtikçe zayıflarken karısını kurtarmak için Fransa’ya gitme fikrini benimsemiştir Maximillian çünkü yaşamak için kaçmaları artık bir zorunluluktur. Fransa’ya giden trene yerleşirler ve artık tüm sıkıntıların geride kalacağına inanırlar. Trende kontrolleri yapılır ve hiç sorun çıkmaz öyle mutlu olurlar ki tüm sıkıntıları arkalarında bıraktıklarına inanırlar ve en güzeli de güzeller güzeli Nadia bundan sonra daha mutlu yaşayacaktır, kısa süreliğine eşinin yanından ayrılan Wagner döndüğünde eşini bulamaz önce sakince bekler tuvalete gittiğini düşünür sonra yine bekler… bekler… bekler… artık endişelenmeye başlamıştır etrafındaki insanlara eşini sorduğunda onu Alman askerilerinin götürdüğünü öğrenir. Dünyasının bir anda karardığını hisseder ve kapana sıkışmıştır çünkü tren hareket etmiştir artık… Deli gibi sevdiği kadın onu kurtarmaya çalıştığı insanların elindedir trenin durması için deli gibi yalvarır ve treni durdurmaya çalışır bu yaptığının suç olduğunu söyleseler de ikna olmaz sonunda onu durdurabilmek için trenin doktoru M. Wagner’e uyuşturucu iğne yapar ve uyandığında kendisini Fransa’da bulur . Artık Almanya’ya dönemez çünkü arananlar listesinde onun da adı vardır. Ailesini arar onlardan yardım diler ama hepsi Führerin askerleri tarafından kontrol edilmektedir. Yapayalnız kalmıştır… Nazi Almanyası’nda Yahudi vatandaşlar devlet kurumlarında çalışamaz kanunuyla beraber işlerinden atılmışlardır. Kaçmak istedikleri ülkeler arasında Türkiye’de yer alır hatta Einstein bu durumu bildiren ve özel izin isteyen mektubu Atatürk’e bu dönemde yazmıştır.

Yahudi hocaların yüzden fazlası İstanbul’a kabul edilmişlerdir. Maximillian da o hocalar gibi İstanbul’ a gelmiştir fakat tek farkla o içlerinde ki az sayıda ki Almandan biridir. Nadia’ya ulaşabilmek için onlarca yola başvurmuş, yardım edebileceğini düşündüğü her insanın kapısını aşındırmış kısacası karısı için yardım dilenmiştir, içindeki yangın hiç geçmek bilmemiş ve Nadia’ya kavuşacağı günün hayalini kurmuştur. Sonunda Nadia’ya ulaşmayı başarmış gönderdiği bir miktar parayla onun İstanbul’a gelen gemiye binmesini sağlamıştır.

Nadia’yı getirecek gemiyi beklerken içi içini kemiriyor zaman geçmek bilmiyordu. En sonunda gemi Sarayburnu’na demir attı. Yolcuların inmeye başlayacağını sanmıştı o da tıpkı diğerleri gibi, fakat bu mümkün değildi Struma adında ki bu gemiden yolcu inmesi yasaktı ve Nadia’da bu geminin içindeydi. 9 hafta sonra gemi şile açıklarına çekildi bu süre zarfında hiç umudunu yitirmedi Nadia’ya kavuşacağına dair, ta ki geminin patlatıldığını gözleriyle gördüğü ana kadar.

Yaşamının tüm renkleri sönüp gitmişti artık ve Nadia’ya mezar olmuştu bu deniz. Maya profesörün tuhaf davranışlarının nedenini bir bir öğrenmiş oldu. Peki ya keman? Kemanla çalmaya çalıştığı parça neydi? Ona da açıklık getirdi yaşlı adam. Nadia için özel bestelediği parçaydı o çaldığı… Çünkü Nadia Schubert’in Serenade’ni dinlerken kendinden geçerdi ona yakın bir parça olmasa da Nadia bu anlamlı parçada etmiş olduğu evlilik teklifini gözyaşları içinde kabul etmişti.

Dinlediği bu hikâye Maya’ da yazma isteği uyandırdı. Bu aşkın bilinmesini istediğindendir mi ya da Profesöre duyduğu hayranlıktandır mı bilinmese de hikâyenin bir şekilde kalıcı olmasını sağlamış oldu.

Zülfü Livaneli romanda, bir kadının bakışından Struma gerçeğini okurlarıyla buluştururken “ACI”nın evrenselliğini mi göz önünde bulundurmuş bilinmez 8.000 kişilik Kırım Türkü’nün yaşadığı kıyıma da değinmiştir (Mavi Alay). Aslında çok az yer verilmiş olmasına rağmen bu kadar insanın başına gelen talihsiz olayların kısacık bir bilgi ile geçiştirilmesi tarafsız gözle değerlendirme yapan herkesin içini yakacaktır. Nasıl ki Ermeni katliamından bahsedip gündemimize alabiliyorsak bize bu kadar yakın olan insanların başına gelenlere de aynı hassasiyetle yaklaşabilmiş olsaydık keşke.. Şunu artık tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki hiçbir millet masum değildir. Hepimizin ellerinde başkalarının kanı var..

Kitap dolu günler, iyi okumalar diliyorum…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here