YARADILIŞ VE MUTLAK SON

0
575
views

“Yok olmak için önce var olman gerekir.”

Bundan çok uzun zaman öncesinde, üzerinde yaşadığımız Dünya henüz küçük bir çocuk iken başlamıştı hikayemiz: Her çocuk sıkılmamak için oyuncaklara ihtiyaç duyar, dünyada üzerindeki çorak toprakları izlemekten öylesine sıkılmıştı ki kendisine oynayacak oyuncaklar yaratmaya karar vermişti. Kendisine verilmiş kadim gücü ki bu yaratıcının bizzat ona armağanı olan yaratma gücünün ta kendisiydi, kullanarak toprağın içinde bir tohum yarattı; ufacık bir tohum, büyüyünce her şeye şekil verecek ve tüm tarihi şekillendirecek bir tohum. Tohum, toprağın altındaki mineraller ile beslendi. Dünya ona çocuğuymuş gibi bakıyordu. Gerçekte de çocuğu sayılırdı çünkü ona o canı kendisi vermişti. Kendi ruhundan bir zerre… Annesinin ona ilgisi ve alakasıyla büyüdü, toprağın altına sığmayınca dışarı taştı, filizlendi. Kökleri toprağın altında büyümeye devam ederken gövdesi dış dünyada yükselmeye başladı. Yükseldikçe dua etti, dua ettikçe yükseldi. Sonunda kalın gövdesinden fışkırmış yedi dal dün gökyüzünü kapladı. Annesinden aldığı enerji ile kökleri tüm yeryüzünü sardı. Annesi oğlunu böyle gördükçe gururlandı. Yaptığı eseri her gün usanmadan hayranlık içinde seyretti ve günler böylece akıp gitti.

Yüce Çınar Ağacı yaratıcısına yani annesine büyük bir sevgi ve sadakat ile bağlıydı. Onu her fırsatta gururlandırmak istiyor, onun sevgisine layık bir oğul olduğunu göstermesi gerektiğine inanıyordu. Aslında bunu yapmasına da gerek olmadığını biliyordu çünkü annesi onu sonsuz sevgisi ile kuşatmıştı, bunu en ufak zerresine kadar hissedebiliyordu; fakat yine de bir şeyler yapmalıydı. Annesini gururlandırması gerekiyordu. Sonunda kararını verdi; bir sabah güneşin dallarına vurmasıyla birlikte uykusundan uyandı ve annesine seslendi:

Toprakların üzerinde her daim barış ve mutluluk içinde yaşayıp bizi ansınlar. Lütfen Yüce Ana, dualarımı duy, dileklerimi kabul et, sana yalvarıyorum!

“Yüce yaratıcım, sevgili Anneciğim, sen bana yaşam kaynağından vererek beni var ettin. Bunca yıldır bana baktın, beni gözettin ve kolladın. Beni besledin. Sana tüm yaptıkların için sonsuz minnettarım fakat bir yandan da borçluyum ve sana bu borcumu ödemek istiyorum. Eğer izin verirsen senden aldığım enerji ile şu üzerimde bitmiş ve tüm gökyüzünü sarmış dallarıma emretmek istiyorum. Bana ve sana birçok çocuk versinler. Versinler ki ben de onları senin beni büyüttüğün gibi büyüteyim, onları senin beni gözettiğin gibi gözeteyim. Senin bana gösterdiğin sevgiyi ben de onlara göstereyim. Senin üzerinde dolaşsınlar, benim dallarımın altında yaşasınlar. Onları yaratan bana ve beni yaratan sana her daim sevgi ve minnet duysunlar. Toprakların üzerinde her daim barış ve mutluluk içinde yaşayıp bizi ansınlar. Lütfen Yüce Ana, dualarımı duy, dileklerimi kabul et, sana yalvarıyorum!”

Çınar Ağacının sözleri bittikten hemen sonra köklerinden bedenine yükselen ve daha önce hiç hissetmediği kadar güçlü bir enerji hissetti. Enerji köklerinden başlayıp tüm vücudunu sardı. Kocaman gövdesi titredi. Dalları gökyüzü altında sallandı ve sonunda her bir dalından dışarıya tomurcuklar fışkırdı. Çınar Ağacı, Yüce Ana’ya dualar etti, ona bahşettiği güç için şükranlarını sundu. Sonunda annesine olan borcunu ödeyebilecek, ona layık bir oğul olduğunu ispatlayabilecekti. En az annesi kadar iyi bir yaratıcı olacağına dair yemin etti.

Zaman içinde Çınar Ağacının dallarındaki tomurcuklar büyüdü, gelişti. Çınar Ağacı annesinden aldığı tüm enerjiyi kendi çocuklarına aktardı. Gün geldi ve sonunda tomurcuklar ilk meyvelerini vermeye hazır hale geldiler. Her bir dalından toprağa iki tane düştü. 7 daldan toplamda 14 çocuk dünyaya geldi. Böylece insanlık tarihi de başlamış oldu. Her bir dal bir diğerine yüzlerce kilometre uzaktaydı. Bebekler birbirlerinden ayrı şekilde dünyanın yedi farklı bölgesinde Çınar Ağacı tarafından beslenip büyütüldüler. Çınar Ağacı her bir çocuğuyla ayrı ayrı ilgilendi ama birini diğerinden asla ayırmadı. Hepsine aynı sevgiyi gösterdi. Çocukları büyüdü, dalları arasında koşup oynamaya başladı. Yüce Çınar çocukları için dallarından türlü yemişler, meyveler çıkmasını sağladı. Çıkan meyveleri onlara ikram etti. Annesi, biricik oğlunu ve yarattığı çocuklarını gördükçe onunla daha fazla gururlandı. O gururlandıkça toprak yeşerdi. Toprağın altından onlarca çiçek ve bitki mutluluk içinde haykırarak dışarıya fırladı. Mutluluk gözyaşları toprağa düştükçe ırmaklar oluştu, ırmaklar büyüdü denizlere dönüştü. Dünya hiç olmadığı kadar huzurlu ve gururluydu. Üzerinde yaşayanlara baktıkça ilk tohumu atmakta ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü. Çocuklar büyüyüp ergenlik dönemine gelince Çınar Ağacı onlara dallarından yeni hediyeler sundu. Binlerce çeşit hayvan türü de böylece yaratılmış oldu. Çocuklar tüm günlerini yeşil kırlarda hayvanlar ile oynayarak, ırmaklarda yıkanıp yüzerek geçiriyorlardı. Her şey mükemmel denecek kadar kusursuzdu ta ki o gün gelene kadar…

Ergenlik ile birlikte insanoğlu kendini keşfetmeye ve sorgulamaya başladı. Vücudundaki uzuvları ve ne işe yaradıklarını keşfetme arzusu ile yanıp tutuştu. Her bir daldan düşen iki çocuk farklı iki cinsti ve birbirlerine karşı adlandıramadıkları bir arzu, şevk besliyorlardı. Sonunda Çınar Ağacının huzuruna çıkarak ona dertlerinden söz ettiler. Sorulan soruların cevaplarını bilmediği için o da Yüce Ana’ya başvurdu. Gelen cevap şöyleydi:

“Nasıl ki ben seni toprağa serptiğim bir tohumdan yarattıysam ve sen de çocuklarını topraktan aldığın öz ile meydana getirdiysen onlar da aynı şekilde yeni nesiller dünyaya getirecekler. İlahi düzenin sırrı bunda gizli… Şimdi git ve onlara birleşmelerini müjdele.”

Bunun üzerine her bir çift dünyanın farklı bir yerinde birbirleriyle oldular. Bu birleşme ve çoğalma sonsuz zamanda devam etti. Gün geldi tüm dünya insanoğlu ile dolup taştı. Onların çoğalması ile birlikte ihtiyaçları da beraberinde arttı. İnsanoğlu büyüdükçe çocukluğundaki masumiyetini kaybetti. Sonunda yedi kabileye bölünen ve daha önce birbirlerini hiç görmemiş olan insanlar toplanıp yedi ayrı yerde Çınar Ağacının huzuruna çıktılar ve isteklerini ilettiler. Böylece Çınar Ağacı, Yüce Ana’dan izin alarak onlara kadim sırları öğretmeye karar verdi; Ateş yakmak, yer altındaki madenleri çıkartıp işlemek, vahşi hayvanları evcilleştirmek… İnsanoğlu tatmin olmuş bir şekilde huzurdan ayrıldı. Böylece yeni öğrendikleri bilgileri uygulamaya başladılar.

Toprağın altından madenler çıkartıp işlediler, taşlardan kendilerine barınacak evler yaptılar, ehlileştirdikleri hayvanların yününden faydalanıp giysiler ördüler…

Toprağın altından madenler çıkartıp işlediler, taşlardan kendilerine barınacak evler yaptılar, ehlileştirdikleri hayvanların yününden faydalanıp giysiler ördüler… Lakin yaradılışlarından gelen ve en büyük kusurları olan aç gözlülükleri ağır basınca hayvanların sadece yün ve sütlerinden beslenmeyi bırakıp işledikleri madenler ile silahlar yaptılar. Hayvanları öldürüp etlerini yediler. Yedikleri etler daha da vahşileşmelerine sebep oldu. Birbirlerine kötü davranmaya başladılar. İnsanlar çoğaldıkça yerlerine sığamaz oldular ve diğer kabilelerin topraklarına göz diktiler. Aralarında kavgalar ve anlaşmazlıklar çıktı. Her anlaşmazlıkta Yüce Çınar’ın huzuruna çıktılar ve sorunlarını dile getirdiler. Artık o eski mutlu günler yavaş yavaş yerini kargaşa ve kaosa bıraktı. Çınar Ağacı çocuklarının bu hallerini gördükçe üzüldü, içinde büyüyen kahır dışarı vurdu. Dalları kurumaya başladı. Artık çocuklarının bitmek bilmeyen isteklerini yerine getiremez oldu. Sonunda o kara gün gelip çattı.

İnsanoğlu arasındaki anlaşmazlıklar büyüdü. Kabileler arasında fikir ayrılıkları çıktı. Sonunda uzlaşma sağlayabilmek için bir konsey toplanmasına karar verildi. Yedi kabileden seçilen yedi temsilci Yüce Divan’da bir araya geldi. Tartışmanın konusu Yüce Çınar Ağacı idi. Kimi kabileler tüm sorunlarının kaynağı olarak O’nu gösteriyorlardı. Yarattığı varlıklara değer vermediğini, onlara bakmadığını ve boşladığını söylüyorlar; diğer kabileler ise kendilerine armağan edilen yaşamı ona borçlu olduklarını, ona minnet ve sevgi beslemeleri gerektiğini dile getiriyorlardı. İki farklı fikir ortaya atılmıştı; birincisi Yüce Çınar Ağacına sevgi ve sadakat ile bağlanmak, ona dualar etmek ve eskisi gibi huzur ve barış içinde yaşamak, ikincisi ise tüm sorunun kaynağı olarak görülen yüce varlığı sonsuza dek ortadan kaldırmak. Böylece oylama yapıldı. Yedi kabileden dördü Yüce Çınar Ağacının yok edilmesi yönünde karar verdi. Diğer üç tanesi ise bu karara karşı çıktı ve konseyin kararına saygı duymadıklarını dile getirerek bu girişime katılmayacaklarını dile getirdiler. 

Yüce Divan sona erdikten sonraki gece yok edilme konusunda oy kullanan dört kabilenin savaşçıları toplandı. Çınar Ağacının yanına geldiklerinde ellerinde meşaleler ve baltalar bulunuyordu. Çınar Ağacı ne olduğunu anlayamadan gövdesinde bir acı hissetti. Kendi yarattığı mahlukat tarafından, bizzat kendi oğulları tarafından ölüme mahkûm edilmişti. Baltalar sallandı, meşaleler fırlatıldı. Sonunda Yüce Çınar Ağacının gövdesi ateş ve yarıklarla doldu taştı. O’nu asıl yaralayan şey vücudunda oluşan yangınlar ve delikler değildi; oğulları tarafından ihanete uğramaktı. Onların sevgisini kaybetmek en acı verici şey olmuştu. Annesinin onu sevdiği gibi kendi oğulları onu sevmemiş ve sırt dönmüşlerdi. Belki de kendi annesi kadar iyi bir ebeveyn olamamıştı. Onlara yeteri kadar sevgi gösterememişti. Annesine seslendi. Ona layık bir oğul olamadığı, onu gururlandıramadığı için özür diledi. O an kendi isteği ile yaşamaktan vazgeçti. Kökleri artık annesinin sonsuz enerjisini emmeyi bıraktı ve yavaş yavaş güçten düşerek kurumaya başladı. Vücuduna aldığı balta darbelerine kendini teslim etti. Sonunda gövdesi yarıldı ve Yüce Çınar Ağacı annesinin kollarına düştü. Bir daha gözlerini açmamak üzere…

Oğlunun öldürülüşünü izleyen Yüce Anne büyük bir ızdırap ile haykırdı, o haykırdıkça yer küre sallandı. Depremler oldu, toprak birbirinden ayrıldı ve oğlunun öldürmeye gelen savaşçıların hepsini yerin dibine çekti. Oğlunun acısından göz yaşları döktü, döktüğü gözyaşları 40 gün 40 gece dinmedi, yağmurlar sellere ve denizlerin taşmasına sebep oldu. Tüm köyleri yıkıp geçti, dalgalar insanları bir bir yuttu. Artık insanlık işlediği suçların, açgözlülüklerinin cezasını çekmesi gerekiyordu. Yüce Anne oğlunu öldürenlerden intikam almaya yemin etti. Onları lanetledi. Salgın hastalıkları üzerlerine saldı. Toprağı verimsizleştirdi. Onları birbirlerine düşman kıldı. Depremlerle ayrılan topraklar yedi büyük parçaya bölündü. İçinde barındırdığı tüm kadim gücü onların üzerine saldı ki elde ettikleri güçlerle birbirlerini öldürsünler, kendi hırslarında boğulabilsinlerdi. Verdiği enerji insanları başkalaştırdı. Kimilerini canavarlara dönüştürdü, içlerinden iyi olanları kendilerini koruyabildi. Bazılarına insan üstü güçler bahşedildi.

Böylece iyi ve kötünün sonsuza dek birbiriyle savaşacağı ve bu savaşın sonsuza dek süreceği Yedi Krallık devri başlamış oldu. Ta ki seçilmiş kişi gelip tüm Yedi Krallığı iyilik sancağı altında bir bütün olarak birleştireceği o güne kadar…

Bu yazı dizisinin devamı cumartesi günü yayınlanacaktır. Ve yazı dizisi haftada Salı ve Cumartesi olmak üzere 2 defa yayınlanacaktır…

Önceki İçerikBu kez kötüler kazandı
Sonraki İçerikKSKM’de Garip Bir Şeyler Oluyor!
sahin.halukk@hotmail.com'
1985 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaokul ve liseyi Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'nde okudu. Daha sonra Marmara Ekonometri Bölümü'nü bitirdi. Şu an bir özel bir finans şirketinde çalışıyor. Yaklaşık 2 yıldır yazıyla uğraşıyor. Yazarın ilk kitabı olan "Hayallerimin Ülkesi Atlantis" Şubat'16 tarihinde Sahaf Kitap tarafından yayınlandı.
TEILEN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here