TİYATRO BİR BURJUVA SANATI DEĞİLDİR BİR İHTİYAÇTIR

Sevgili Zihni Göktay, 56 yıldır sanatın ve tiyatronun içinde olan bir usta...  Usta bir tiyatro üstadının gözünden, sanat yaşamına dair gerçekleştirdiğimiz ve çok büyük keyif aldığımız röportajımızı aynı keyfi alarak okumanız dileğiyle... 

0
65
views

Sahne üstünde geçen 56 yıl…

Evet, Sevgili Zihni Göktay, 56 yıldır sanatın ve tiyatronun içinde olan bir usta…

Göktay, tiyatronun sahne üstündeki hayatın aynası olduğunu söylüyor; “Bu sahnenin üstündeki adamın en kötüsü 15 yılda yetişiyor. Tiyatro çok fazla donanım gerektiriyor” diyerek, esasen gerçek sanatı yapmanın ve gerçek sanatçı olmanın zorluğuna dikkat çekiyor.

Ayrıca, sanatçı olmanın tevazu ve alçakgönüllülük gerektirdiğine inanan Göktay “Seyircisine çok büyük saygısı olan bir insanım. Seyirci, koltukları ne kadar doldurursa o kadar mutlu oluyoruz” diye ekliyor. Türk tiyatrosunun ve türk seyircisinin daha iyiye layık olmasını dileyen büyük usta; “Her yeni doğan çocuk, Allah’ın insanlardan umudunu kesmediğinin bir kanıtıdır” diyor. Usta bir tiyatro üstadının gözünden, sanat yaşamına dair gerçekleştirdiğimiz ve çok büyük keyif aldığımız röportajımızı aynı keyfi alarak okumanız dileğiyle…

56 yıldır tiyatronun içinde ve sahnede olan sizin gibi bir ustanın gözünden tiyatroyu dinlemek isteriz… 

Tiyatro, illüzyonsuz, montajsız, sahne üstündeki hayatın bir aynasıdır. İnsanı, insana insanla anlatan bir meslek dalıdır. Mağara devrinden beri var olan bir sanattır. İşaretlerle, pandomimlerle, seyirlik oyunlarla bugünlere geldi.

Hocam bu soru hep sorulur. Sizin de bu konudaki düşüncenizi merak ediyoruz. Sizce tiyatro mesaj kaygısı gütmeli mi yoksa salt bir sanat mıdır? 

Tiyatro bir şey anlatırken altı dolu olmalı. Bir şey söylemeli. Salt güldürmek ya da ağlatmak değildir. Cibali Karakolu’nda benim eklediğim bir cümle var “Komedyenlik, komiklik değildir.” Bir iki kişiyi güldürmek kolaydır; ama toplumu anlamlı bir şekilde güldürmek zordur. Tiyatro seyircisi için konuşursak, kimin hangi görüşten olduğunu bilemeyiz ve tiyatroyu politikadan soyutlayamayız. Ben 56 yıldır tiyatro yapıyorum. Birçok siyasi dönemler atlattık. Ama her dönemde oyun oynadık. Bazı oyunlar ve yazarlar yasaklandı sonra tekrar iş yaptılar böyle bir süreç.

Tiyatroda duygu sömürüsü yapmak da marifet değildir. Halkımız zaten duygusal. O yüzden drama işleri çoğunlukla tutar. Zor olan kaliteli espriyle güldürmektir.

Ankara’ya ilk gidişinizde, profesyonel tiyatro yaşamına atılmadan önce yaşadığınız zorlu bir süreç var. Tiyatrodan henüz para almamışsınız. Otel parasını ödeyemiyorsunuz. Ankara Garında, o soğukta sabahlıyorsunuz. Zorluklar, sevdiğiniz işin peşinde olmanızı engelleyememiş… 

Evet gardan başka gidecek yerim yoktu. Gece olunca bekçi beni dışarı çıkardı. Dışarda daha fazla üşüdüm. Rol çalışarak soğuğu umursamamaya çalıştım. Babam beni çok destekliyordu. O şekilde İstanbul’a dönmek istemedim. Kiracılık, göçmenlik vardı. Hiç kimse bana maddi bir yardımda bulunmadı. Babamın da yardım edecek hali yoktu terziydi. Dayılarım zengin insanlardı. Onlar da ben tiyatrocu olduğum için çok kızdılar. Demokrat Parti dönemleriydi hatırlıyorum iki defa dükkanımız yıkılmıştı. Üzüntüden okulumu aksattım. Belge alacakken borçlu geçtim. Yıprattı o süreçler. Onun için de konservatuvar okuyamadım. Eminönü Halk Evine gittim. Orada da çok değerli konservatuvar hocalarından eğitim gördük. Sonra İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosunda çalıştım.

Sıkıntılı dönemler ve maddi manevi bu kadar zorluktan sonra sanata bağlılığın sırrı nedir? 

Babam da gençliğinde tiyatroyla uğraşmış. Sanatsever, sanata saygısı olan bir adamdı “Bu meslekte başa güreşeceksen en iyisi olacaksan ol. İlerde küçük rollerle devam edersen ağırına gider” dedi. Biz tiyatro yapmasak mankenler, şarkıcılar yapacak. Halkımız insanları ayırt etmiyor. Liyakat meselesi. Herkes her şeyi yapmasın. Ben şimdi kalkıp da Cerahpaşa’da apandisit ameliyatı yapabilir miyim? Veyahut havalimanına gidip de pilotluk içimde kaldı şu uçağı Ankara’ya indirmek istiyorum desem, deli diye tımarhaneye atarlar.

Bu sahnenin üstündeki adamın en kötüsü 15 yılda yetişiyor. Çok fazla donanım gerektiriyor. Okumak, seyretmek, gözlem yapmak. Genel kültür meselesi de var. Bu sebeple bazen diploma da önemli değil.

İlgili Haber
Çizgisel olmayan, akışkan ve hibrid gerçeklikleri gösteren sergi: Artificial Bloom - Fluid Archives

SANATÇI OLMAK TEVAZU İSTER

Zaman zaman televizyonda kolay bir yerlere gelmiş insanla tiyatrodaki ismin, bilgi birikiminden tutun da, insana olan saygısı arasında bir uçurum olabiliyor. Siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

Tabii. Sanatçı olmak alt yapıda su basma seviyesinde bir tevazu, alçakgönüllülük ister. İnsana olan davranış biçiminde anormal olmaman lazım. Kibirli olmamak en önemli etkeni; çünkü biz halkı canlandırıyoruz. Size sizi oynuyoruz. Sahnede canlandırdığımız tiplerden seyircinin arasında çok var. Karı koca birbirini dürtüyor “Bak aynı sen” diye…

Bu işin liyakat sahipleri tarafından bir kalıba sokulması lazım. Zaten şehir ve devlet tiyatroları konservatuvar diploması istiyor ama bu da yeterli değil çünkü kadro verilmiyor. Neden verilmiyor onu da bilmiyorum. Bu durum tiyatro adına üzücü. Kültüre verilen değeri ortaya koyuyor. Tiyatro insanları aydınlatıyor. Aydınlanan insanların da fikri değişiyor. Bu da belirli yerleri etkiliyor. Böylelikle tiyatroyu politikadan soyutlayamıyoruz. Ufak ironiler elbet oluyor olacaktır. Bu işin mizahı var. Bu ülkede mizah yoluyla başı belaya girenler de var tabii. Neyzen Tevfik’ten Şair Eşref’e kadar…

Bir de Osmanlıdaki büyük şair Nef’i vardır. Onu da boğdurdular. “Nef’i “Sen zannediyor musun ki ben kendi dertlerimle uğraşıyorum. Ben milletin dertleriyle hemhal oluyorum” demişti. Bazen de diyorum ki tarih tekerrürden ibarettir. Eğer ibret alınsaydı tekerrür eder miydi tarih. Bizim zamanımızda da birçok karikatürist ve mizah yazarları hapislerde çürüdü. Çok enteresan bir şeydir. 1 Mayıs İşçi Bayramında Gülhane parkında kırmızı kravat takarak dolaşan bir adamı “Vay sen niye işçi bayramında kırmızı kravat takıyorsun, sen komünist misin?” dediler aldılar götürdüler. Orada falakaya yatırdılar. Bugün Tunceli’de komünist belediye başkanı var. Nasıl değişti. Daha çok şey gelişecek de böyle arpa boyu işte. Burada bunu komünizmin savunması için de söylemiyorum. Bu aklıma gelen bir örnekti. Bu rejim bitti gitti zaten. Bizim işimiz laf satmak. Ama bu işi de yapmasını bilenlerle birlikte yapmak çok keyifli tabii.

İsmail Dümbüllü, Muammer Karaca, Gazanfer Özcan, Adile Naşit’le çalıştınız… Her dönem tiyatro adına atlatılan krizlere rağmen, tiyatro günümüzde de yine insanların çok severek izlediği bir sanat… 

Çok güzel bir söz var. Her yeni doğan çocuk, Tanrı’nın insanlardan umudunu kesmediğinin bir kanıtıdır. Eğer Allah umudunu kesseydi doğumları durdururdu. Tiyatro da modası geçmeyen bir sanattır. Şemsiyenin modası geçti mi? Yağmurluk, trençkot, kapüşonlu çıktı. Gözlük mesela, modası geçti mi? Lens çıktı, göz çizdirme çıktı ama gözlük de var. Televizyon çıktı ve tiyatroyu bir dönem etkiledi. Ama o kadar. Televizyondan da bıktı millet. Teknolojik gelişmeler insanlık adına çok güzel bir durum. Bunları yadsımıyorum. Ama tiyatro insanla var olan bir sanat…  

SEYİRCİSİNE ÇOK BÜYÜK SAYGISI OLAN BİR İNSANIM

Tuluat (doğaçlama) tiyatronun son temsilcisi cümlesinde isminizin geçmesi ne kadar güzel. Genç, zorluklar içinde tiyatro yapmaya çalışan Zihni Göktay’a bugün buralardaki profesyonel tiyatro yaşamından bahsetseler inanabilir miydi? Büyük gurur dimi hocam… 

Evet elbette. O zaman o şartlarda, zorluk içindeyken inanamazdım belki ama yeteneğimin farkındaydım. Tulu, o anda yapılırsa tuluat oluyor. Yoksa evde kurmaca yapıp, ben böyle yaparsam seyirci güler ağlar demekle yapamazsın. Sahnedeki vaktin işleyişine göre kullanman gerek. Kanlı Nigar adlı oyunda oynuyordum. Oyun, kabare tarzında postmodern olarak sahneye konmuştu. Ortaoyununda cep telefonu mu var ama postmodern olduğu için bir Ermeni Madamla cep telefonunda konuşmak gerekiyor. Oyun içerisinde ben başroldeki komik adamdım. Ve tiyatro seyircisi bilir, oyundan önce anons geçilir cep telefonunu kapatın diye. Buna rağmen bir kadın seyircinin oyun esnasında telefonu çaldı. Susmak da bilmiyor. Kadın da en ön sırada oturuyor. Cep telefonları da çantada oluyordu o dönem.

İlgili Haber
SEMT YANGIN YERİ, SERGEN İTFAİYE ERİ

Şimdi daha çok ellerinde tutuyorlar. Seyirci çantayı karıştırıyor ama bir türlü bulamadı. Bana da bakıyor arada. “Hanımefendi biz burada nefes tüketiyoruz. Size de anons yapıldı. Cep telefonunuzu neden uçak moduna almadınız?” desem 500 kişi birden beni alkışlayacak. Ama seyirci çabuk rencide olup alınıyor. Haklı. Velinimetimiz. Tercihini bizden yana kullanmış gelmiş. Sahnedeki adamın onu azarlaması olmaz. İnsan beşer unutabilir. Ben de böbürlenecek bir tavra girmeyi kendime yakıştırmam. Hiçbir tiyatro sanatçısına yakışmaz. Hele ki sahneye bu kadar yılını vermiş, seyircisine çok büyük saygısı olan bir insanım. Bana hiç yakışmaz.

Kadına, birinci sıraya doğru eğilerek dedim ki “Hanımefendi sizden çok özür dilerim, ben Madam Bumbala’yı aradım. Yanlışlıkla siz düştünüz. Siz telefonu bulun kapatın da ben Madam Bumbalayı tekrar arıcam.” Salondan bir alkış… Kadın da rahatladı. Oyundan sonra geldi özür diledi. Tuluatta zekanı kullanır da onu o şekilde kıvırabilirsen ne mutlu.

Tuluatın sizdeki anlamı nedir? Bir hatıra daha dinlemek isteriz…

Tuluat yetenek meselesidir. Hudayinabid dediğimiz Allah vergisi bir şeydir. Zeka meselesidir. Gözlem işidir. Çok okumaktır. Alt yapıda halkı iyi tanımaktır.

İnsanların davranış biçimini, konuşmasını izlemek lazım. Ama alay etmeden bunu yapmak gerek. Fotokopi çekip yerinde kullanmaktır.

Bazı güzel tuluat hatıralarım var tabii. Lüküs Hayat oynuyorduk. Harbiyedeydik. Seyirci gülüyor, ben de anlam veremedim çünkü komik bir şey söylemiyordum. Baktım etrafa arkadaşlar da yok sahnede tekim. Sonra sahnenin orda bir kedi gördüm. Durumu kurtarıp seyircinin ilgisini tekrar oyuna çekmek lazım. Gittim kedinin yanına “Arkadaş, çok özür dilerim seni rahatsız ediyorsam. Ama sen yanlış yerdesin. Sen Broadwayde Cats müzikalinde oynuyorsun, biz burada Lüküs Hayat oynuyoruz” dedim. Seyirci güldü.

Sadece tuluat değil kültür seviyesi de önemli hocam. Orda herkes kedi olayını cats müzikaline bağlayamazdı… 

Tabii kültür seviyesi çok önemli çünkü bu yüzden bazı esprileri kaçırabiliyorsun. Mesela Cibali Karakolu’nda matrak bir sahnede birden bir arkadaşın ‘Eureka’ diye bağırarak bir işe çare bulması lazım. O sırada da ‘Eureka’ diyor, ben de “Aman hamamdan çıplak fırlama Arşimet, ne buldun” diyorum; çünkü Arşimet hamamda yıkanırken suyun kaldırma kuvvetini buldu ve eureka yani ‘buldum’ diye fırladı sokaklara…

Tabii eureka ve Arşimet’i bilmeyen sadece bakıyor. Tiyatro, arzın merkezine seyahat gibidir. Hangi katmanda ne ile karşılaşacağın belli değil. Dünyanın çekirdeğine doğru bir seyahat var. 500.temsilde de bir şey bulabilirsin, birinci temsilde de. Sessizi oynamak bile bir marifettir. Çünkü mimiklerini doğru kullanman gerekir.

Sevgili Zihni Hocam siz çok değerli oyuncular ve sanatçılarla hem tiyatro sahnesinde hem sinemada birlikte çalıştınız. Günümüzde yaptığınız işlerde de aynı tadı alıyor musunuz? Bu iki kuşağın sizdeki yeri nasıl?

Tabii eski arkadaşlarımdan ebediyete intikal etmiş olanlar da var. Emekli olanlar da var. Mesela Toron Karacaoğlu’yla, Suna Pekuysal’la, Gazanfer Özcan ve Gönül Abla’yla oynadım. Adile Naşit ve Selim Naşit’le oynamak, sinemada da Kemal Sunal’la oynama şerefine nail oldum.

Şimdiki gençlerden bazıları ya benim anlayışımda değil ya da ben onların biraz gerisinde kaldım gibi geliyor bana. Bazı absürt televizyon işleri var. Benim gülmediğim şeylere o işlerin seyircisi gülüyor.

Ben eski arkadaşlarımı aramıyorum diye ahkam kesemem. Arıyorum. Birbirimizin bakışından bile anlaşıp oyunda birliktelik sağlardık. Şimdi o çok olmuyor. Bağnaz düşünceye sahip bir adam da değilim. Gençlerle iletişim kurmayı da çok severim. Ama her zaman olmuyor.

İlgili Haber
Yalvaç Ural Röportajı

Maşallah diyelim 42 yıllık bir evliliğiniz var. Sanat yaşamında evliliklerin ömrü çok uzun olmuyor. Siz bunu nasıl başardınız? 

İnsan sevip evlenir. Farz edelim iki tarafta oyuncudur. Belki eşin o kadar yetenekli olmayabilir. Benim başrol oynadığım bir oyunda o küçük bir rol oynar. Tiyatro bir tutku ve ihtiras meselesidir. Başka bir egodur. Eşiniz o durumun kompleksi içinde kalabilir. Aynı saatlerde evde olacaksınız, ilerde çocuğunuz olduğunda bu da başka sorunları doğuracak.

Tiyatroda kıskançlıklar da olabiliyor. Oyundaki rol eşinizi kıskanabilir. Çünkü bu duygusallık kadının yapısında vardır. İlk yıllarda benim de flörtüm oldu ama flört safhasında kaldı evlenmeyi tercih etmedim.  Karım, sosyal sigortalar bölge sağlık müdürlüğü muhasebe servisindeydi. Komşumun kızıydı Fatih’te.

Kızınız Zeynep Göktay Dilbaz ve damadınız Uğur Dilbaz ile şehir tiyatrolarındaki ‘Hisse-i Şayia’ oyununda birlikte oynuyorsunuz. Nasıl hissettiriyor? 

Çok güzel bir duygu. Tarifi yok. Genel sanat yönetmeni Süha Uygur bu oyunu koyacağız deyince, Tarık Şerbetçioğlu da “Kızını Zeynep oynasın” dedi. “Olur ama ben söylersem yanlış olur. Ben hayatım boyunca nüfus ticareti yapmadım” dedim. Süha Uygur da “Bundan daha güzel bir durum olur mu? diye sıcak bakınca bu işin içine baba kız dahil olduk. Zaten Zeynep de konservatuvar mezunu ve 12 yıldır şehir tiyatrolarının bünyesinde.

Hocam, tiyatro temsilleri dışında neler yapıyorsunuz?

Mesela ben beş aylık bir dedeyim. Zeynep sayesinde bu yaşta dedeliği tattık. Dışarda da gittiğim yerler bellidir. Kahveymiş, meyhaneymiş gitmem. Konferans ve panellere katılırım. Sivil toplum kuruluşları veya üniversitelere giderim. Onları kırmayı istemiyorum. “Şu kadara gelip konuşurum” diye bir fiyat da belirlemem. Maddi bir karşılığı yoktur. Plaketler, ödüller, onur mektupları veriyorlar. Evim onlarla dolup taşıyor(gülüyor.)

Gece üçtede uyusam sabah erken kalkarım. İnsanın erken kalkması evinin rızkını bereketini açar. Ama öğleden sonra vaktim varsa siesta yapmayı çok severim. Hafif dinlenme tatlı gelir. İki büyük ameliyat geçirdim çok kiloluydum. Mecburiyetten kaynaklı bir ameliyattı. Bypass ameliyatı geçirdim sonra kilo verdim.

Enteresan, pahalı yemekler yiyeyim gibi düşünmem. Ev yemeklerini severim. Damak zevkim iyidir o yüzden biraz seçiciyim. Ben seviyorum diye her zaman o yemeklerin yapılması da evdeki kadına eziyet olur. Ara sıra olsun yeter. Zaten benim de elim yatkındır. Güzel yemek yaparım. Ankara’da 10 yıl tek başıma yaşarken öğrendim. Mutfağı çok düzenli tertipli bıraktığım halde Sevinç Hanım beni mutfağa sokmayı pek istemez (gülüyor.)

Hünkarbeğendi, yaprak sarması, fasulye pilakisi severim. Sevinç Hanım’la birlikte yürüyüşe çıkarız. Hareket halinde olmaktan mutlu oluyoruz. Kitap okurum. Aynı anda üç dört kitaba devam ederim. Televizyonda yarışma programı ve belgeseller dışında bir şey seyretmem. Red Kit ve Abdülcanbaz serilerini severim

Teksas,Tommiks, Batman sevmem. Tommiksi neden severler onu da bir türlü anlayamadım. Tommiks başarılı bir subay olsaydı yüzbaşı olarak kalmazdı (gülüyor).

SEYİRCİ KOLTUKLARI DOLDURUNCA MUTLU OLUYORUZ

Sahneye 56 yılını vermiş bir üstad olarak tiyatro hakkında ne söylemek istersiniz? 

Türk tiyatrosunun, türk seyircisinin daha iyi şeylere layık olmasını diliyorum. 81 ilimizin hepsinde, her gece bir perdenin iplerinin çekilmesini isterim. Tiyatro bir burjuva sanatı değildir, bir ihtiyaçtır. Tiyatro bir mektep-i edeptir. Öğrenilmesi gerekilenlerin sahne üstünde gösterilmesidir. İyiyi, güzeli, doğruyu, eğlenceli ve faydalıyı bir arada sunmak bizim görevimizdir. Seyirci koltukları ne kadar doldurursa o kadar mutlu oluyoruz. 35 sene önce tiyatrolar açılsaydı fotoğraf çok daha başka olurdu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here