ŞEHİRDEKİ KÖY

0
144
views
Şehirdeki Köy - Büt Dergisi

İstanbul’da sağınıza baksanız yüksek taş yığınları, solunuza baksanız beton yığınlar. Artık hava alacak, yaşayacak yer kalmadı İstanbul’da. Her yer beton yığın oldu. Acaba sonumuz ne olacak? Şimdi can sıkıcı bu durumu bir kenara bırakalım. Hayal gücümüzü zorlayıp; etrafı milyarlık lüks binalarla çevrili, çok fazla bakımlı olmamasına rağmen şirin olan, boğaz manzaralı, içinde birçok hayvan ve ağaç olan, içerisinde üç tane tek katlı küçük ev olan, yıllara meydan okumuş bir yeşil alan düşünelim. Ya da durun siz kendinizi çok fazla zorlamayın, ben sizin hayal kurmanıza yardımcı olayım.

İstanbul’un Ulus semtini isim olarak neredeyse herkes bilir. Nerede olduğunu, nasıl bir yer olduğunu ise ancak gidip görenler ya da başkalarından duyanlar bilir. İşin doğrusu güzel bir yerdir Ulus.

Ulus’ta, Ahmet Adnan Saygun Caddesi yani Portakal yokuşu üzerinde TRT Binası vardır. Arkadaşlar ile TRT’ye hocamızı ziyarete gittik. O günde İstanbul’da güneşli, açık ve sıcak bir hava var. Ziyaretten çıktıktan sonra hava güzel olduğu için portakal yokuşundan yürüyerek Ortaköy’e inme kararı aldık. Binadan çıktık, solo doğru yürümeye başladık portakal yokuşundan aşağı. Yaklaşık 400 metre sonra yol sola doğru kıvrılıyor. Bizde yolun o kıvrımıyla birlikte sola döndük doğal olarak. Tam sola döndük ki sağımızda Arnavut taşlı, bayır aşağı inen boğaz manzaralı bir sokak. Garip olan ise sokaktan yukarı doğru; biri siyah, biri alacalı diğeri de beyaz renkli üç kuzu yavrusu ve arkalarında orta yaşta bir adam çıkması. Biz tabi hemen kuzulara doğru gitmeye başladık. Kuzular bizden kaçmak yerine aksine üstümüze gelip bize sürtünmeye, üzerime zıplamaya başladılar. Çok garipti. Bir köpekten beklenen davranışı kuzular yapıyordu. Kuzular baya evcilleşmiş anlaşılan. Hemen kuzuların yanındaki kişiyle yani Ali Bey ile tanıştık. Nerede oturduğunu, bu kuzulara nerede baktığını merak ettik. Konuşmaya başladık. Kendisi hemen o sokakta sağ tarafta bulunan dört dönümlük arazide yaşadığını söyledi.

Arnavut taşlı bir sokak, sokağın sol tarafında 1-2 milyon TL değerinde lüks binalar; sağ tarafta ise dört dönümden oluşan etrafı demir çitlerle çevrili derme çatma denecek bir arazi. Arazinin sağ tarafında gene yüksek pahalı binalar.

Çok sıcakkanlı ve samimi bir kişi Ali Bey. Bizi hemen içeriye davet etti.

Araziye girdik gözlerimize inanamadık. Resmen şehirde ve lüks bir semtte köy hayatı devam ediyor bu arazi içerisinde. İçerisi yemyeşil ve hayvanlarla dolu. Koyunlar, kuzular, hindiler, ördekler, kazlar, civcivler ortalıkta gezip duruyor. Her tarafta ağaçlar; akasya, ceviz, erik, dut, kiraz ve dört tanede üzüm bağı var. Yaklaşık toplamda 40’a yakın ağaç var. Arazi içerisinde üç tane tek katlı ev var.

İçeriye girdiğimiz yer arazinin en üst kısmı. Arazi aşağıya doğru eğimli bir yapıya sahip. Başınızı kaldırıp tam karşınıza baktığınızda; boğaz, köprü, kız kulesi… Manzara inanılmaz güzel. Birde böyle bir manzaranın yanında son zamanlarda görmeye muhtaç kaldığımız; yeşil bir alan ve içerisinde çeşitli hayvanlar olan bir arazi.

Bu sırada Ali Bey ile konuşmalarımız devam ediyor. Burasının 1918 yılından beri olan bir yer olduğunu öğreniyoruz. Hikayesini ise Ali Beyden dinleyelim biraz: “Benim dedem savaş gazisi. Savaşta ayağını kaybetmiş. Yıl 1918. Mustafa Kemal Atatürk gazileri hastaneye ziyarete gelmiş. –Üzülmeyin çocuklar, biz gerekli olan bütün yardımları size yapacağız. Size boş araziler vereceğiz, demiş. Neyse fazla uzatmayalım. Kimi asker Edirne’ye, kimi Bursa’ya gitmiş. Dedem ve altı yedi askerde İstanbul’a gelmişler. Mecidiyeköy’e, Beşiktaş’a falan dağılmışlar. Dedemde buraya gelmiş. O günden beri biz buradayız. Arazinin yarısı bizim, diğer yarısı ise bir Ermeni aileye ait. Aile 1955 yılında burayı terk edip Fransa’ya gitmiş. Burası da böyle olduğu gibi kalmış.”diyor.

Ali bey şuan burada yaşayan üçüncü kuşak. Dedesi, babası ve şuan o. Burası neredeyse yüzyıla yakın bir zamandır var. Ancak taş yığınlara, betonlara, gökdelenlere ve daha da doğrusu insanlara direnmiş.

Yukarıdan aşağıya doğru inmeye başladık. Arazinin sağ tarafında üç tane açık renkli tek katlı ev var. Birinde Ali Bey kalıyormuş, diğerlerinde ise kiracılar var. Biz aşağıya doğru inerken bu sırada hindilerde bize eşlik ediyor. Peşimizde gulu gulu gulu gulu bağıra bağıra dolaşıyorlar. Bahçenin orta kısmında sol tarafta kuyuya benzer bir su birikintisi var. Pekte hoş bir görüntüsü yok. Açıkçası pis gözüküyor. Hemen onun yan tarafında çitlerin yanında koca koca çuvallar var. İçlerinde plastik ve kağıt-karton var. Ali Bey’in kiracılarından biri kağıt toplayıcısıymış. Açık söylemek gerekirse böyle bir yere o çuvalların görüntüsü yakışmıyor. Az daha ilerliyoruz, sağda ceviz ağacına bağlı bir keçi. Bembeyaz, uzun güzel boynuzlu. İran keçisiymiş. Alt tarafta ise koyunların yerleri var.

Etrafında bu kadar lüksün olduğu bir yer, doğal olarak çevredeki herkes tarafından hoş karşılanmıyormuş. Ali bey birçok kez belediyeye şikayet edilmiş ve para cezası ödemek zorunda kalmış. Sebebi ise; görüntü kirliliği oluşturuyormuş orası. İnsanlar balkonlarında rahat yemek yiyemiyormuş. Birde hayvanların kokusundan rahatsız oluyorlarmış. (Biz orada bulunduğumuz süre içinde hayvanların kokusundan aşırı bir rahatsızlık duymadık. Fazla bir koku yok.) İşin doğrusu, dört dörtlük bir yer değil belki orası ama öyle aşırı derecede göze batacak bir yerde değil. İnsanlar farkında mı değiller, yoksa farkına mı varmak istemiyorlar anlayamadım ama Ali Bey’in yeri çevre için tam bir oksijen kaynağı. Bir sürü ağaç var. Temiz hava, oksijen kaynağı. Oradaki hayvanlarda toprağa katkıda bulunup daha verimli olmasını sağlıyor. Oraya koca bir bina dikilse daha mı iyi olacak acaba? Gönül isterdi ki daha derli toplu bakımlı bir yer olsun ama olan bu, buna da şükür demek lazım.

Bunca yıl bu arazinin nasıl bu halde kaldığını, buranında taş yığını olmadığını merak ettim. Ali bey: “ Öncelikle şunu söylemeliyim. Dedem öldükten sonra burası babama kalıyor. Babamda bana ve kardeşlerime vasiyette bulundu ben ölene kadar burası böyle kalacak diye. Bende bu yaşantıyı sevdiğim için bende kendi çocuklarıma ve yeğenlerime dedim, ben ölene kadar burası böyle kalsın diye. Şimdi bunun yanı sıra birde şöyle bir durum var. Buranın tamamı bize ait değil. Yarısı Ermeni bir aileye ait ve tapuları var. Buranın satılabilmesi için onlarında izinlerinin olması lazım. Ancak kendilerine ulaşamadık bir türlü. Burası da böyle yeşillikler içinde kaldı.”diyor. Zaten arazi 1960 yılında Sit alanı ilan edilmiş. Yeşilliğinden, doğasından ve tarihi bakımından Sit alanı ilan edilmiş. Yeşil alan olarak.

Ali bey geçimini balıkçılık yaparak sağlıyormuş. Birkaç restorana sipariş üzerine balık satıyormuş. O da balıkları Kumkapı’dan aldığını söyledi. Bunun yanında ise ara sıra nakliyecilik yapıyormuş. Birde bol olduğu zaman tavuklarının yumurtalarını ve hayvanlarının sütlerini satıyormuş.

O üç sevimli kuzudan siyah renkli olanı ‘Karakul kuzusu’ olduğunu öğrendik. Karakul kuzularının önemi ise kıvırcık ve parlak bir posta sahip olmaları. Buna da “astragan” deniyor. Astragan dünya piyasalarında çok aranan ve satılan değerli bir kürktür.

Sohbet, muhabbet, yeşillik, tatlı hayvanlar derken manzaranın da güzelliğine dalıp gittik. Yaklaşık iki saat olmuş biz oradayız. Yavaştan kalktık ve Ali Bey’den müsaade istedik. Ayrılırken bize: “Çocuklar buraya istediğiniz zaman gelin. Sizin yerinizmiş, evinizmiş gibi davranın. Hiç utanmayın, sıkılmayın. Canınız ne zaman isterse gelin. Gelin burada manzaraya karşı yeşilliklerin içinde piknik yapın. Geldiğinizde ben burada olmasam bile çekinmeden girin içeri” diyor.

Gerçekten güzel ve ilginç bir yer burası. Yolunuz Ulus’a düşerse buraya mutlaka uğrayın. Bu arada cidden Ali Bey çok sıcak kanlı, samimi ve güler yüzlü birisi. Eğer giderseniz sizleri de en iyi şekilde karşılar. Ve size de “daha sonra gene gelin” der…

Önceki İçerikINISHMORELU YÜZBAŞI
Sonraki İçerikKORKUNUN ZİHNİMİZDEKİ EFENDİSİ: STEPHAN EDWİN KİNG
emreceylan_91@hotmail.com'
1991 İstanbul doğumlu. Orta öğrenimini Gazeteciler Cemiyeti İlköğretim okulunda tamamladıktan sonra lise eğitimini Sefaköy Lisesi’nde bitirdi. Üniversiteyi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde okudu. Marmara İletişim Haber Ajansı’nda (MİHA) 1 buçuk yıl muhabirlik yaptı. Yazdığı yazılar ve yaptığı haberler birçok değişik haber sitesinde yayınlandı. Büt Dergisi’nde yazı işleri sorumlusu ve dergide “Yaşamın İçinden” bölümünün yazarı.
TEILEN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here