SAVAŞIN İÇİNDEN BİLDİRİYOR: HAKAN KUMUK

0
403
views
Savaşın İçinden Bildiriyor Hakan Kumuk - Büt Dergisi

İnternette Hakan Kumuk’un hayatı hakkında bilgi edinmek için kısa bir araştırma yaptığımızda popüler internet sözlüğü İnci Sözlük “Türkiye’nin sayısı az olan savaş muhabirlerinden. Saraybosna’da 17 gün boyunca esir tutulup ağzında kalaşnikofla bekletilen, Kosova’da omuzunun köşesinden snipper geçen, Mardin’de mayın üzerinden geçerken arabasıyla havaya uçan ve uçtuğu sırada fotoğraf çeken, 1986’daki Sinagog patlamasından sonra içerideki hüzün tablosunu ilk fotoğraflayan ve çektiği fotoğraflar tüm dünya pres’lerinde yayınlanan başarılı fotoğrafçı ve gazetecidir. Kendisi 1960 doğumlu ve bu işlerde yanında yine kendiyle aynı yaştaki kader arkadaşı Bengüç Özerdem bulunmakta.”böyle tanımlıyor. İnternetten hayatı hakkında bilgi edinmek için araştırmalarımıza devam ederken “1960 tarihinde Allah’ın bir lütfu olarak dünyaya gelen Hakan Kumuk, aslında agresif ve sıradışı kimliğiyle, emekli bir gazetecidir.”yazısına ulaşınca oradaki “agresif” kelimesini okuyunca biraz korkmadık değil hani. Nasıl biriyle karşılaşacağımızı merak ederken kendisine telefonla ulaştığımızda “korku” duygusunda biraz azalma yaşadık. Bu korku duygusunun yok olması ta ki yüz yüze geldiğimizde tamamen yok oldu. Bunu da burada belirtmek isterim.

Emre CEYLAN / Mustafa DOĞAN

Buluşmak için SHE Prodüksiyon’un Maslak’taki ofisine gidiyoruz. Biraz zorlansakta yeri bulduk. Kapı zilene basıp bekledikten sonra otomatik kapı açılıyor ve yukarıdan bir ses “yukarı gelin çocuklar” diyor. Hakan Kumuk ve SHE Prodüksiyon’un diğer ortağı olan Hakan Denker birlikte bir proje üzerinde çalışıyorlardı. Bizi samimi bir karşılamayla buyur ediyor. Selamlaşma faslından sonra hakkında merak ettiklerimizi sormak ve sohbetimize başlamak için masaya geçiyoruz.

“Savaş Muhabirliği artistlik iş değildir…”

İnsanlar genelde savaş muhabirlerine duygusuz gözüyle bakarlar. Bunun sebebi ise orada insanlar ölürken gazetecilerin fotoğraf çekmeye çalışması olsa gerek. İlk olarak siz nasıl bakıyorsunuz bu görüşe diye sorduk. Hakan Kumuk çok soğuk kanlı bir şekilde “Yani fazla artistik yapmanın anlamı yok. Bu işi yapıyorsan birilerinin ölmesini bekleyeceksin. Savaş çıkmasında, çıkarsa da ona yapacak bir şey yok.”diyor. Savaşın çıkması elbette kötü fakat çoğu zaman kaçınılmaz bir şey. Savaş muhabirliği ülkemizde pekçok kişinin yaptığı bir şey değil. Avrupa ülkelerinde bu işi yapan yüzlerce gazeteci var. Avrupa’daki gazeteciler bu işi meslek edinmiş ve bu işten çok iyi paralar kazanıyorlar. Acaba ülkemizde az sayıda bulunan savaş muhabirleri para kazanıyorlar mı? Hakan Kumuk bu konuya kendi deyimiyle çok ters. Kumuk, “Avrupa’da yaparsan karlı çıkarsın. Savaş muhabirliği Türkiye’de yapılacak iş değil. Yabancı ajanslarla çalışırsan para kazanırsın; burada çalışırsan da sadece sana gülerler.  3 gün sonra da her şekilde seni işten kovarlar. Benim başıma geldiği için tersim biraz bu konuya, sevmiyorum.  Hak yeniyor burada. Fotoğrafın telif hakkı yok. Senin yerine fotoğraflarını satarlar haberin olmaz. İlk yıllarda şimdiki kafam olsa, kimseye kuş uçurtmazdım. Nelerimiz gitti nelerimiz. Duyduk ki biz dönene kadar 3 bin, 5 bin dolara fotoğrafımız satılmış, bize gelincede aferin evladım iyi iş çıkardın denirdi. Hani eskiden patronlar gazeteciydi falandı filandı ama böyle şeyler yine oluyordu. Hak yeniyordu. Benim başıma geldiği için biliyorum.”diyor.

“Patlamada tesadüfen oradaydım. 17 kare fotoğraf çektim…”

Ve bu konudaki ilk deneyimini anlatmaya başlıyor. “Mesela siz hatırlamazsınız. Şişhane’de bulunan Neve Şalom Sinagog’u 6 Eylül 1986’da ilk o zaman patlatıldı. Hiç unutmuyorum, oraya ilk giren de benim. Daha bismillah, ben içeri girdiğimde kapıdaki adam hala yaşıyordu. O bombalı saldırı da 27 kişi öldü. Bilerek değil  tesadüfen oradaydım. Beyoğlu’nda sabahlamışım, alkol almışım nerede yatıp kalktığım belli değil ve üstümde de takım elbise var. Bir veya iki gün önce Günaydın Gazetesi Nikon FM2 makine getirtmiş Japonya’dan.  Bizim maaşlarımızdan cüzi rakamlarla kesilip, kullanmak üzere bizlere dağıtıldı.  Makinenin ambalajını açtım tek kare dahi basmadım. Filmi taktım ama makinenin içinde hala nem torbaları duruyor. Sabah çıktım Beyoğlu’ndan  Çağaloğlun’da bulunan Günaydın Gazetesi’ne gideceğim. Geceden kalma olduğumdan açılmak için Tepebaşı’ndan yürüyerek indim. Böyle tak, tak, tak diye bir ses duydum.  Orada Sinagog olduğunu bile bilmiyorum ve kimse de bilmez. Çünkü orası büyük bir duvardır ve ufacıkta bir tabelası vardır. Orayı bilen bilir yani çok insan bilmez. O sokağın başındayım yukarıdan aşağıya iniyorum.  Baktım 100-150 metre uzaklıkta bir adam yerde çırpınıyor. Bir adam da kaçıyor. Sabah sabah bir şey oldu sanırım dedim kendi kendime. Birde bizim patron işle gelin her sabah, iş getirin derdi. Sabah toplantısına boş gitmemek için şunu çekip götüreyim dedim. Aklıma da 3.sayfa haberi olur gibi geldi. Bir gittim oraya içerden bir duman çıkıyor. Bir de baktım ki kapıda Sinagog yazıyor. İçeriden pufff diye bir ses geldi. Patlamayla karışık bir ses ama kuvvetli bir patlama değil. Neyse adamın üstünden atlayıp içeri girdim. Sütlüce mezbahası yanında halt etmiş.” Hakan Kumuk bunları anlatırken sanki o anları bir daha yaşıyormuş gibi el hareketlerinden, konuşmasının heyecanından bunlar çok rahat anlaşılıyor.  Hakan Kumuk, Sinagog’a girdikten sonraki manzarayı anlatırken tüylerimiz diken diken oluyor ve pür dikkat onu dinliyoruz. Kumuk devam ediyor Sinagog’u anlatmaya. “Bu benim ilk ağır ve uluslararası işimdir. Beni o zamana kadar staj yapmak için hastanelere, adliyelere gönderirlerdi. Polis telsizinden haber gelecek de 3.sayfa haberi çıkacak. İçeri bir girdim abartmıyorum yarım bir beden kürsüde duruyor; alt tarafı yok. Bir tanesinin üst tarafı yok, birisi de kaloriferlere  gömülmüş kızartılmış et gibi. Bir tane bacak orada tek başına zıplıyor. Üzerimde geceden kalma bir mahmurluk var.  Kendi kendime Hakan dedim ne oluyor.  Kafam şöyle bir dalgalandı. Ondan sonra aklıma geldi fotoğraf çekmek. Olayı önce bir seyrettim. Çıkarttım makineyi, dedim ya daha makinenin deklanşörüne basmamışım. Makineye flaşhını taktım ve çat bir kare çekiyorum, çat bir kare daha çekiyorum bir köşeye gidiyorum çat  bir karede oradan çekiyorum. Fotoğraf çekerken tavandan üstüme ciğer gibi bir şey düşüyor.  Kürsüye bakıyorsun Papazın sadece kaburgası kalmış. Yani ortalık rezalet, içerisi leş gibi kokuyor. Böyle şok halinde fotoğraf çekiyorum. Ama nereye girsem hangi koridora gitsem bir şeylerle karşılaşıyorum. O saldırıda 27 kişi öldü. En son bir tabanca şarjörü gördüm, onu çekeyim derken omuzlarımdan biri beni kaldırıp dışarıya çıkardı.” Kumuk manzara karşısında soğukkanlılıkla fotoğrafları çekiyor. İçerideki dehşet anlarını fotoğraflamak başka bir olay, fotoğrafları servis etmek de başka bir olay.  Dışarı bir polis tarafından çıkarıldıktan sonra dışarıda yerli ve yabancı 150-200 gazeteci Hakan Kumuk’un fotoğraflarını çekmiş. Kumuk Sinagog’dan çıkan ilk gazeteci olarak İtalyan 2000 Dergisi’nin kapak fotoğrafı olmuş. Fotoğfaların basım aşaması daha çileli geçmiş Kumuk adına. Kumuk adeta fotoğrafların pozlama süresinde ölmüş ölmüş dirilmiş. “Neyse, cep telefonu yok o zamanlar. Orası da avizeciler sokağı, bir avizeciye girdim. Üstüm başım kan içinde telefon açtım şefim Behiç Ağabey’e. Behiç Ağabey Tepebaşı’nda ne oluyor. B: Sen neredesin? Tepebaşı’ndayım ağabey, neler oluyor. Telsizle polisleri dinledikleri için onlar bilir. Hemen dedi Sinagog’a git patlama oldu. Ağabey, ben Sinagog’un içinden çıktım zaten. Neeey dedi. Kıbırdama bir yere seni oradan aldırtacağım dedi. 3 tane araba geldi. Biri fotoğrafları aldı, biri çantayı ve biri de beni aldı. Gazeteye bir gittim ki karşımda Rahmi Bey; Tanrı, kardeşim! Haldun Bey, Tanrı’nın Tanrı’sı. Haldun Simavi bana baktı fotoğrafları nasıl çektin dedi. Ne cevap verebilirsin ki, 17 kare fotoğraf çektim efendim dedim. Çektiklerin İnşallah çıkmıştır dedi. Öyle bir tehdit ki şimdi bile elim ayağım titriyor. O zamanlar fotoğraflara banyo yapılıyordu. İdris Bey vardı karanlık odacımız. Ben gelmeden bütün banyoyu yıkmışlar, dökmüşler taze banyo kurmuşlar yani beni hazırda  bekliyorlar.  Haldun Bey, İdris Bey’e “yıka bakalım şu filmleri” dedi. Bir banyo 45 dakika sürüyor. O 45 dakikayı hayatım boyunca hiç unutmadım. Bin tane olay yaşadım ama o 45 dakika kanımın çekildiği, beynimin küçülüp burnumdan düştüğü ve elimin ayağımın çekildiği anlardı. Karanlık oda alt kattaydı bende yukarıdan bakıyorum, Haldun Bey odanın kapısında durmuş “İdris kaçıncı banyo, İdris kaçıncı banyo” diyor. Filmi böyle bekliyor. Hangi patron 45 dakika filmi bekler. İndim aşağıya dedim ki İdris ağabey çıkart şunları. Hakan dedi sanırım filmde bir şey var.  Üstümden terler akmaya başladı. Film makarası çıktı. Filmi açıyorlar siyah, siyah, siyah film hep siyah geliyor. İdris ağabey dedi ki: “Hakan geçmiş olsun; film yanık, olmamış.”  Bunun olmasına imkan yok. Tamam, gencim ama fotoğraflada ilgili bir şeyler biliyorum. 36’lık filmin 120cm boyu vardır. Meğer filmi ters takmışlar 60cm’den sonra fotoğraflar tık tık gelmeye başladı. 17 kareden sonra çıkarıp attık ya filmi onlar yanık çıkmak zorunda, filmi de ters takınca öyle geldi. O 60cm’lik yer ayrı bir zülum. Kalpten gideceğim yani. Hiç unutmam o 17 kare cam gibi çıkmıştı. Film hemen kurutmaya alındı ve bir daha o filmi göremedim zaten.  Film yürüdü gitti. Rahmi Bey dedi ki: “eline sağlık” Bende ağabey bir fotoğrafları görseydik dedim. Gazetede görürsün dedi. Biz o zamanlar bilmiyoruz, bu tip durumlarda fotoğraflar bizde  var diye yabancı ajanslara haber veriliyor. Dedim ya film satılacak. Stern Dergisi’ne kapak oldu benim fotoğraflar. Benim fotoğrafların 17 tanesi de koyuldu Sterne. Birde yazmışlar soğuk kanlı Türk gazeteci diye. Normal olmayan ölümle karşılaştığım ilk karelerdir bunlar. 17 kare belkide benim ondan sonra gelecek kariyerimi tetikledi.”diye anlatıyor.

Hakan Kumuk, 1985’ten 1990’na kadar hem fotoğraf  çekmiş hem de haber yazmış. Kumuk, 1991 Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra  fotoğraf çekimlerine kendi karar vermeye başlamış. İki kere evlenip boşanmış. Kendi deyimiyle “sabah evden çıkıp akşam kör bir yerden telefon açarsan kadınlar seni boşar.” İki yuva yıktığına üzülmüyor çünkü işini seven bir gazeteci Hakan Kumuk.  Kumuk, “Mütevazi olmaya gerek yok hareketli fotoğrafın kokusunu alırım. Bu artık yılların vermiş olduğu bir şey. Sizde de olacak. Tabi bu işte yoruldukça kavruldukça alıyorsun bu kokuyu. Merminin, taşın her neyse o şeyin peşine düşüyorsun. Ona göre açı yakalayıp iki taraftan da etkiyi göstermek için kadrajı oturtmak durumundasın, yorumsuz fotoğraf çekmek zorundasın ve ben bunu çok iyi hissederim. Sürü pisikolojisinden hep uzakta kalırım. Bana göre tek çalışmanın avantajları da budur. Bu yüzden  ben tek çalışmayı severim.”diyor.

Kendisini çok kaderci olarak tanımlıyan Kumuk bunu da şu şekilde açıklıyor, “Bir kere çok kaderciyim ama cehaletin verdiği cesaret değil. Bir ölüm hadisesi varsa bu savaşta fotoğraf çekerken de yolda yürürken de ya da merdivenden inerken gelebilir. Ben hayata böyle bakıyorum.  Sonrasını düşünmüyorum.  Ben ölürsem aileme çocuklarıma ne olur diye düşünmüyorum. Ben öldükten sonra bir şey düşünmek zorunda değilim ki zaten her şey bitmiştir. Benim hayat görüşüm bu.”

“Araba kullanmayı bilmiyorum. Ehliyetim yok…”

Adrenalin Kumuk’u dinç tuttan şey. 53 yaşında olmasına rağmen hala gondola biniyor.  Bu kadar adrenalin bağımlısı biri araba kullanmayı bilmiyor. Evet, ilginçtir Kumuk araba kullanmayı bilmiyor. Bunu da kendisi “Mesela araba kullanmayı bilmiyorum.  Bak bu çok önemlidir. Çok iş bilirim ve birçok  alternatif spor yaparım; paraşütünden uçağına kadar ama araba kullanmayı bilmiyorum ve de ehliyetim yok. Mesela o işi sevmiyorum. Herkes bana gülüyor her işi biliyorsun araba kullanmayı bilmiyorsun diye. Araba kullanmak artık çatal  bıçak kullanmak gibi bir şey ama hayatım boyunca  direksiyon başına oturmadım.  Hiç kimsede oturtamadı. Çalıştığım gazetede bir dönem istihbarat şefliği yaptım. O dönem İstanbul Trafik Şube Müdürü Mehmet Çetiner bana hediye ehliyet göndermek istedi. Onu bile kabul etmedim.”diyor.

Savaşlarda fotoğraf çekiyorsunuz ve çekerken birileri ölüyor. İnsanın ruh hali nasıl olur? O kadar insan ölürken siz fotoğraf çekmeye çalışıyorsunuz. Bu düşüncelere acaba Kumuk nasıl bakıyor. “Bunun ruh hali yok. Birileri ölecek zaten. Burada gerçekleri konuşalım fazla hümanist olmaya gerek yok.  Kendimizi kandırmayalım. Bir savaş olmadan barış olmaz. İki kişi kavga etmeden barışma şansı yoktur. Bu kadar basit. Niye barışsın ki kavga etmiyorsa? Bu dünyanın gerçeği. Bu Taş Devri’nden beri böyledir. İyi bir şey mi? Yine söylüyorum iyi bir şey değil. Ama bu işi yapıyorsan, bu işin içinde yer alan unsursan bu işi kabullenerek gideceksin.  Ölecek, ölecek kardeşim. Hiç kimsenin ölmediği bir savaş var mı?  Yaralanacak, düşecek, kalkacak ve ikiye bölünecek. Senin işin de bu pazarın içinde olanları çekmek. Cannes film festivaline gidip oradaki olayları da çekebilirsin. Tercih hakkı senindir, senin tarzındır.  Savaşa gidip ölen insanları da çekebilirsin. Bu senin duygusuz olduğun anlamına gelmez ki.  Bu bir iş. Bu işi birileri yapacak. Söylediğim gibi savaş muhabiriliğini öyle abartmaya gerek yok normal bir işmiş gibi algılamak lazım.”

17 günlük tutsaklık günleri…

Saray Bosna Savaşı sırasında yaşadığı bir anısını anlatmaya başlıyor Kumuk, “Saray Bosna Savaşı sırasında Selçuk diye bir arkadaşımla beraber savaş bölgesine gittik. Hırvatlar 3 gün Müslümanların yanında yer alıyor 4 gün de Sırpların yanında yer alıyorlar. Giriş kanalları sürekli değişiyor. Bir gün Hırvatlar Müslümanlarla beraber yol tutuyorlar; he diyorsun şu yoldan girerim. Hırvatlar yanar döner oldukları için ertesi gün hop Sırplarla birlikte mütarekeye giriyorlar. O yol kapanıyor başka bir tehlikeli yol açılıyor. Böyle çok saçma bir harita var. Nerede ne olacağı belli değil. Yaşar adında bir adamla tanıştık ben sizi içeri sokarım dedi. Sen kimsin dedik. Ben Amerikadan geldim dedi. Böyle durumlarda insanlara güveneceksin. Alternatifin olmadığı için başka çaren yok. Bölge de çok karışık, bilmiyorsun. Biri sana götürürüm diyorsa ya Allah deyip ona güveneceksin. Artistlik yapmanın luzümü yok, güveneceksin. Güvendik adama. Onun bindirdiği otobüse bindik. Bu arada çok para harcıyoruz. Savaşta paranızın olması şart. Bizi yolda Sırplar çevirdi. Müslüman olmak suçtu o zamanlar hangi ülkeden olursan ol Müslüman olmak suç. Çünkü katliam var. 300-400bin erkek öldürüldü. Bunlar otobüste kimlik kontrolü yaparken bizim pasaportlara baktılar bize gelince inin aşağı dediler. Journalist yazıyor. İndik aşağı. Bizi alıp toprağa gömülmüş konteynerlara götürdüler.  Yukarıdan görünmesin diye toprağa gömmüşler ve orayı karakol gibi nezarethane gibi kullanıyorlar. Bildiğin yer altı hapishanesi, punker diyorlar. Bizi gömdüler içeri duruyoruz. Her şeyimizi aldılar. Müslüman kellesi o zaman 25 bin Mark idi. Sırplar bir Müslüman kamu görevlisinin kafasını götürdükleri zaman 25 bin Mark ödül alıyorlardı ve tatile gönderiliyorlardı. Öyle bir nefret vardı. Her sabah geliyorlar ağzıma kalaşnikofu dayıyorlar çıt, çıt, çıt diye tetik boşluğunu alıyorlar. Dolu mu boş mu bilmiyorum ama doluysa tık dediğinde orada anıt mezarsın ve  kimse de seni bulamaz. Ben bölgeye gitmeden önce olayı Sırbistan tarafından izlemek istiyoruz diye Yugoslav konsoloslugundan kağıt almıştım. Karşı taraf Müslüman diye bende Müslümanım diye niye o taraftan izleyeyim. Belki de işin doğrusu bu.  Birde olayın bu tarafından bakmalıyız. Böyle bir kağıt aldım.  O kağıt zaten benim şuanda yaşamamı sağlayan şeydir. O kağıdı üzerimde buldular ve incelenmesi için Belgrad’a gönderdiler. Belgenin Belgrad’a gidiş gelişi 17 gün sürdü. 17 gün biz o punkerin içindeydik. Elimi saçıma atıyorum böyle tutam tutam dökülüyor. Xanax adlı antidepresan haplardan kaç kutu içtim bilmiyorum. Normal de bir tane atarsın rahat düşünürsün ama o an rahatlatmaya vaktin yok çünkü hemen arkasından bir olay geliyor. Tak arkasından biri geliyor ağzına silah sokup tetik boşluğu alıyor. Gazetemiz ile iletişim sağlayamadığımız için bu yaşadıklarımızdan haberleri yok. Biz orada bunları yaşarken birde şöyle bir olay oldu yeri gelmişken onuda anlatayım.”

“Artistik savaş muhabirliği yapan çok…”

“Artistik savaş muhabirliği yapanlar çok. Şimdi onu anlatacağım. Türkiye’den Hasan Celal Güzel başkanlığında  bir grup gazeteci arkadaşımız Saray Bosna’ya geliyorlar, sanarsınız sanki  mavi tura çıkmışlar. Milliyet Gazetesi’nden gazeteciler; çelik yelekler, kafada bandanalar, botlar, kamuflaşlar giyinmiş ve suratlar boyanmış  savaşa gelmişler. Böyle bir şey yok. Bunlar bir grup yola çıkmışlar bizim haberimiz yok bizim nasıl haberimiz oldu onuda anlatacağım. Yola çıkmışlar Moslar’a gelmişler. Moslar dediğimiz yerde İstanbul’dan Adapazarı kadar mesafe yani iki saatlik yol. Bosna’nın içinde değiller. Hasan Celal o zaman ki siyasi atmosfer içinde şov yapıyor. Saray Bosna’ya geldik diye. Nereye geldin girsene Bosnanın içine. Türkiye gazetesinden (isim kullanılmasını istemiyor) bir arkadaş bir sipere girmiş bir Boşnak askerinin tüfeğini alıp dürbünden bakarken fotoğraf çektirmiş. Türkiye Gazetesi’nde şöyle bir manşet çıkmış “Cephede bir Sırp vurdum!” diye. Bunlar gazete arşivlerinde var girin bakın, Böyle tüfeklede fotoğrafını çektirmiş. Yazının devamında; işte baktım, tetiği çektim düştü diyor.  Sen gazetecisin, hadi gazeteci olmasan bile sen kimsin ki o tüfeği tutacaksın. Gazetecilik böyle, bazen saçma bir iş. Yapılan yanlışa bak. İnfial yarattı bu haber. Gazeteci kınandı  ama 8 sütuna manşet olmuş bir haber. Yerin altında esir durumdayız, bizden de kimsenin haberi yok. Bu gazete Sırp askerlerinin eline geçseydi neler olacağını Düşünebiliyor musun? Neyseki o kağıdın Belgrat’a gidip gelmesi sırasında Allah bize yardım etmiş o haber gözükmemiş. Gözükse o gün infaz edilirdik.  “Bir gazeteci Sırpı nasıl  mı vurdu. Bakın bizde iki gazeteciyi nasıl vurduk” derler birde kellemizi alır posta ile gönderirlerdi. Bu ne; savaşa gittim, tüfek tuttum. Sen savaşa gittiysen senin en büyük tüfeğin elindeki makinen, kalemin, daktilondur artık her neyse. Artistik yapmanın anlamı yok. Biz bu tantanadan kurtulduk 17 gün sonra. İş anlaşıldı ve hükümetler nota çekti birbirlerine, biz serbest kaldık. Yine Zagrep’e döndük. Elimizdeki 6 tane makineye el koydular, 7 bin dolarımızı aldılar. Problem değil olayı anlattık gazeteye, gazetemizden para ve makine istedik Zagrep’e gönderdiler. Bu arada da Bosna’ya tekrar gireceğiz çünkü giremedik . Bu arada bu olayı öğrenince Hasan Cemal Güzel ve ekibi Zagrep’teymiş onları görmeye gittik. Bakalım neler yapıyorlar diye. Bosna’ya gideceğimizi Hasan Cemal’e söyledik ekibininde bize katılabileceğini fakat akredit olmaları gerektiğini söyledik. Hasan Cemal buna sevindi ama yanındaki o bandanalı, kamuflaşlı gazeteci ekibi sevinmedi. Bize karşı tavır aldılar. Bizi orada bir dövmedikleri kaldı. Anlatmak istediğim şu ki bu iş bir gövde gösterisi işi değil. Huyun suyun, rahmetin bu mesleğe müsaittir yaparsın. Ya da sana ters gelir bu işi yapmak istemezsin; insanlık hali dönersin başka başka türlü bir muhabirlik yaparsın. Çok  abartılacak bir iş değil. Biraz deli işi tabi ki. Üzülürsün ama çabuk toparlanırsın. Vietnam sendromu falan ben yaşamıyorum. Ben işimi yapıyorum. Ertesi gün geliyorum başka bir yere gönderiyorlar oradan da geri gönderiyorlar.”

Günlerce aç kalabilirsiniz eğer savaş muhabirliği yapmayı düşünüyorsanız. Yeri geldiğinde tuvaletinizi üstünüze bile yapabilirsiniz. Temiz iş değil pis iş.  İstediğin yemek olmaz, istediğin yatak olmaz  en önemlisi nerede kalacağın belli olmaz. Bu şartlara kendinizi alıştırmanız gerek. Yerine göre 3 günlük bayat ekmeği yemelisiniz, yerine göre de ne varsa yemeği bilmelisiniz. Her şeyden önemlisi bunlara katlanmak için işinizi sevmelisiniz.

Kaçırılan Avrasya Feribot’unun ilk görüntülerini çeken gazeteci…

Hakan Kumuk’un birde Çeçenler tarafından kaçırılan Avrasya Feribotu macerası var. Burada da çok büyük işler yapıyor. Hatta diyebiliriz ki ses getiren en önemli işi bu. Çünkü almış olduğu riskler sayesinde bu işin üstesinden geldi. Kumuk’tan bu olayı dinleyelim.  “O olay, Uğur Dündar’a haber atlattığım olaydır. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde ders oldu. Burada işin özü en çabuk en seri halde haberi ulaştırabilmekti. O dönem 1996’de gazetecilik adına ne kadar ödül varsa bana verdiler ve hiçbirine ben müracaat etmedim. Çalıştığım kurum, Kanal E 1996’da bu haberden  300 milyar kazandı. 6 aylık maaş ödenmiyordu onların hepsi ödendi. Kanal sonradan satıldı CNBC-e oldu. Ben de bir şeyler kazandım ama 300 milyar gibi bir şey kazanmadım. Neyse o olayı anlatayım size. Ben televizyonu hep açık bırakıp uyurum.  Sabaha karşı uyandım. Saat  5:00 gibi. Gözümü açtım bir baktım televizyonda, Trabzon’dan  Avrasya Feribotu Çeçenler  tarafından  110 yolcusuyla polisi de vurularak kaçırıldı haberi dönüyor. Haberi izleyip hemen evden çıkarak kanala gittim. Kanala bir geldim bizim gececiler 5-10 kişi hepsi uyuyor. Dedim oğlum kalkın siz nasıl uyuyorsunuz. Trabzon’da gemi kaçırıldı. Beni hiçbiri umursamadı. Ben hemen valiliğe telefon açtım. Zaten valilik kriz masasını kurmuş. Kendimi tanıttım ve geminin numarasını istedim, verdiler. Saat altı buçuk, yedi civarı olmuştu; gemiyi aradım merhaba ben gazeteci Hakan Kumuk şöyledir böyledir dedim ama telefonu açan kişi şuan da konuşamayız deyip kapattı. Habere ilk adımı atmış oldum çünkü gemiyle direk bağlantı kurdum. Artık haber bende. Şansım yaver gitmişti. Sabah gündüz ekibi gelirken ben bilinmesi gereken her şeyi biliyordum. Haber bende dedim ama öğrendim ki Uğur Dündar’da bir balıkçı teknesiyle feribotu takip ediyor. Bunu öğrenince haber gitti, bu haberi ben kapamam dedim.  Çünkü benim çalıştığım kurum küçük, imkanlar kısıtlı. Uğur Dündar ise Kanal D gibi büyük bir kurumda çalışıyor. O sırada genel müdürümüz Saner Ayar geldi. Ona hemen durumu söyledim. O da benim haberim var, senin burada ne işin var dedi. Ben erken işe gitmezdim ondan şaşırmış. Bu haber için geldim dedim. Beni bir şey çağırdı sanki, öyle çıkıp gelmiştim. Onu hissedebilmek çok keyifli bir durum. Sizinde o duyguyu yaşamanızı isterim. Aslında başına ne geleceğini bilmediğin sonucunun nasıl olacağını bilmediğin bir duruma doğru gidiyorsun. Ama işin sonunda bir şey elde edemesen bile, meslek adına yeni bir tecrübe kazanmış olacaksın. Ben kendim Kafkasyalı olduğumdan gemiye girebilmek için kendimi avantajlı hissediyordum. Genel müdürümüze gemiye girebileceğimi söyledim. O da bunu nasıl başaracağımı merak etti. Gemiyi tekrar aradım, bu arada Muhammet Emin Tokcan ile konuşuyormuşum ama bilmiyorum. Konuştuğum kişiye kendimi tanıttım; ismim Hakan soyadım Kumuk, Kumuk Türklerindenim, Kafkasyalıyım Dağıstanlıyım, Abhazya Savaşı’nda bulundum. Gemiye gelmek istiyorum ben dedim. Karşımdaki kişide iyi tamam bakarız dedi ve kapattı. Bakarız demek bir adım daha ileriye attık demektir. Tabi gün içerisinde çalışanlarda kanala gelmeye başladılar. Patron geldi. Toplantıya girdik ve ben gemiye gireceğimi bana güvenmelerini söyledim. Bunu nasıl yapacağımı sorunca helikopterle gemiye atlayacağım dedim. Telefonla konuşmalar planlar vesair bir günümüz böyle geçti. Konuşmalar sırasında tabi gemideki Çeçenleri ikna etmek için Trabzonda yaraladığınız polisi verin bana, Çeçenistan’nın dünya gözünde tanınmasını istiyorsanız ve Rusların yapmış oldukları insanlık dışı davranışları duyurmak istiyorsanız iyi bir gazeteciye ihtiyacınız var diyorum. Bu şekilde ikna ettim. Çeçenleri ikna ettim ama şimdi de helikopteri kiralayacak parayı nereden bulacağımız meçhul. Sabaha kadar parayı toparladılar ve 5bin dolara Sancak Air’den helikopteri kiraladılar. Florya’da Sancak Air’ın helikopteriyle sabahın köründe havalandık. Helikopterdeyken bir kez daha gemiyi aradım ben geliyorum dedim. Gemidekiler bana gelemezsin dedi. Ben helikopteri kiraladım, ilaçları aldım bana, seni almayız gemiye diyorlar. Ben de o gemiye geleceğim ve beni alacaksınız başka şansınız yok dedim ve de telefonu suratlarına kapattım. Büyük bir risk aldım ama başka yapacak bir şeyim yoktu. Patronda bu iş olmazsa tüm masrafların parasını senden alacağım diyor artık hiç kaçışı yok gemiye girmeliyim. Karadeniz Ereğlisi’nde yakıt ikmali yaparken Sancak Air’in diğer helikopteri de yanımıza piste indi. İçinden Uğur Dündar indi çok şaşırdım. Çünkü ben onu tekne ile gemiyi takip ettiğini biliyordum. Üzerine can yeleği giymiş, bizimlede hiç muhattap olmuyor. Ben tekrar gemiyi aradım ve Muhammet’e ‘Tango Çarli Yirmi’ diye helikopterin kuyruk numarasını verdim. Uğur Dündar’ın helikopteri bizden önce kalktı gidiyor. Biz de hemen yakıt ikmalini tamamlayıp havalandık. Uğur Dündar önde biz arkada feribota doğru gidiyoruz. Denizde de fırtına var gemiyi tam göremiyoruz hava da kötü. Bir an böyle hava açılır gibi oldu ve geminin tam altımızda olduğunu gördük. Hemen kamaramana dedim Cenk aç kamerayı kayda başlayalım. Cenk kamerasını çıkardı, işte şuan uluslararası sularda avrasya feribotunun üzerindeyiz gibisinden konuşmaya başladım. Biz o sırda bant çekerken karşı helikopterin pilotundan bilgi geldi; Uğur Dündar gemiye girdi diye. Muzaffer kaptan çabuk gemiye iniyorsun dedim. Dedi inemem. Ağabey nasıl inemem ya, Uğur Dündar gemiye girmiş hiç şansımız yok ineceksin. Neyse biz geldik geminin üstüne o sırada bammm diye bir el silah sesi. Aşağıdan biri bağırıyor gelme gelme diye. Kapıyı açtım aşağıya doğru bir sallandım bağırdım ben Hakan Kumuk bana gel dediniz bende geldim dedim. Helikopterler aynı firmadan ve aynı renk olduğu için bunlar Uğur Dündar’ı ben sanıp gemiye kabul etmişler. Doğal olarakta bana gelme diyorlar. Sonradan benim doğru kişi olduğumu Kumuk olduğumu anlayıp gemiye Kabul ettiler.  Ama helikpter gemiye yanaşamıyor yükseklikte 6-7 metre. Kameramana hazırlan Cenk dedim gemiye atlıyoruz. Kameraman demesin mi ağabey yok ben gelmiyorum. Nasıl ben gelmiyorum saçmalama oğlum haydi yürü dedim. Yok ağabey ben atlayamayacağım gelmiyorum ben dedi. Tek kelime dedim Cenk’e; bak bu hayatının işi haberin olsun sonra çok üzülürsün. Sana güvendim ama neyse artık dedim. Sırt çantamı aldım içinde bir tane Panasonik MS4000 kamera vardı evden çıkarken koymuştum. Açtım kapıyı önce çantayı attım bunlar çantayı tuttular, Allah’tan tuttular içinde kamera var yoksa kırılacak. Sonra sallandırdım kendimi aşağıya lappp dedi düştüm geminin üzerine. Yerden kalktım selam dedim oradakilere, hepsi maskeli falan. Daha başka hiçbir şey demeden çantayı aldım kamerayı çıkardım ve direk çekmeye başladım. Etrafımdakiler Allahü Ekber Allahü Ekber diye bağırıyorlar ben de onları ve etrafı çekiyorum. İşte Türkiye ve dünya basınında gözüken ve ses getiren o 3 dakika 18 saniyelik görüntüleri çektim. İçlerinden biri işin bittiyse tutuklusun dedi. Bir dakika diyerek kasedi kameranın içinden çıkarıp helikoptere alçal işareti yaptım ve kasedi helikoptere doğru fırlattım. Çok büyük bir riskti Allah’tan kasedi tuttular yoksa bütün her şey boşa gidecekti. Kasedi alıp helikopter uzaklaştı. Kasedi verdikten sonra derin bir oh çektim artık iş bitmişti. Uğur Dündar benden önce girmiş gemiye hiç umurumda değil. Nasıl olsa ben filmi çıkardım, elemanlara ulaştırdım onlarda kanala götürüyor. Birkaç saat sonra yayına girer kafam rahat. Beni bir kamaraya kapattılar. Birkaç saat sonra kamaraya geldiler.”

“Avrasya Feribot’unu kaçıran Çeçen militanlar tanıdık çıktı…”

“Selamlaşma faslından sonra  içlerinden biri bana belindeki silahı ver, el bombası var mı? diye böyle acayip tuhaf benle dalga geçer gibi sorular sordular. Hatırlıyor musun Abhazya’da mayın tarlasına düşmüştün seni oradan kim çıkarttı dediler.  Şöyle bir durdum düşündüm sonra aklıma isim geldi Muhammet Emin Tokcan dedim, dememle birlikte herifin maskeyi çıkarması bir oldu. Baktım ki Muhammet. Ulan dedim senin Allah cezanı vermesin, söylesenize biziz diye burada kabız ettiniz beni. Bilseydim siz olduğunuzu davulla zurnayla gelirdim.  Bakın şimdi burada da iletişimin gücünü algılıyoruz. Ben Abhazya savaşında Sohum Cephesi’nde yanlışlıkla bir bölgeye girmişim. Meğer orası da mayın bölgesiymiş.  Muhammet beni ensemden tutup çıkardı. 3-5 adım daha atsam belki havaya uçacağım. O olaylardan sonra ben bu adamlarla iletişimimi hiç kesmedim. Savaştan sonra kaç yıl geçmeseine ragmen bayramlarda seyranlarda mesaj atıp hal hatır sorup iletişimi kesmedim.  Çünkü kimin ne zaman karşınıza çıkacağı belli olmaz. Al işte adamlar gemiyi kaçırmışlar.  Onu gördükden sonra bendeki stres bitti. Zaten kasetide verdim iyice rahatladım.  Bu Uğur Dündar ne ayak arkadaş biz onu vuracağız dediler. Vursalar vururlar yani atarlar denize kimsede bulamaz. Nasıl vuruyorsunuz eğer sesinizi duyurmak istiyorsanız dedim oda gazeteci kanalı belli Kanal D. Böyle bir şey yapmayın saçma olur bırakın oda sizin gündeme gelmenize yardımcı olsun dedim ikna oldular. Üstümdeki telefonu her şeyimi aldılar ve çıktılar. Neyse bir süre sonra beni geminin salonuna çıkardılar. Yukarıda Uğur Dündar ve ekibi Hürriyet Gazetesi fotomuhabiri Kadir Can ile kameraman Şenol Çalabakan kameraları kurmuş çekim yapıyorlar. Bende tek başımayım Çeçen militanlardan birine kamerayı verip röportaj yapmaya başladım. Sonra Çeçen militanlar kameralarımızı kapatmamızı istediler. Bu arada geminin içinde hakikaten çok olağanüstü bir durum yok. Korkulacak bir durum söz konusu ama millete kalp krizi geçirtecek bir durum da söz konusu değil. Çay içmek için bizleri geminin taverna bölümüne çıkartılar. O sırada Uğur Dündar benle hiç muhatap bile olmuyor ben varmıyım yokmuyum umursamıyor. Bu sırada Uğur Dündar bana baktı, Sen ne yaptın şekerim çekebildin mi bari bir şeyler dedi hiç unutmuyorum. Çektim Uğur bey, filmi de gönderdim dedim. Hadi canım dedi güldü. Allah’ın tokadı yok ya o sırada garson içeri geldi,  Kaptan bütün kanallar bizim gemiyi gösteriyor her yerde biz varız dedi.  Herkes şaşırdı ve hemen televizyonu açtılar atv’de haber görüntüleri dönüyor.  Baktım, Uğur Dündar’a olduğu yerde donup kalmış.  Ona çok şey söylenebilirdi. Onun beni takmamaz tavrı gibi bir tavır da alınabilirdi ama ben saygımdan sustum. İlk tebrik eden Kadir Can oldu. Nasıl yaptığımı sordu anlattım. Uğur Dündar’a iyi bir ders verdiğimi söyledi. Kaptan köşküne çıktığımda Uğur Dündar’ın telefonla konuştuğunu gördüm. Sanırım Ertuğrul Özkök’le konuşuyordu. Herhalde Özkök sert konuşuyordu ki yüzü şekilden şekile girip savunma yapıyordu: “Sayın Özkök biz burada ölümle burun burunayız. Ölümün soğuk nefesini ensemizde hissediyoruz.”diyordu. Ne ölümü ağabey ya tek hissettiğimiz rüzgarın soğukluğuydu. Telefon görüşmesinden sonra Uğur Dündar yanıma geldi, bundan sonra her 16 Ocak bizim doğum günümüz olsun Hakan dedi. Vallaha benim doğum günüm 23 Temmuz Uğur Bey benim için değişen hiçbir şey yok ama sizin için ancak hatırlanacak kötü bir gün olabilir.  Sonuçta işimi yapıyorum ve bundan sonrada işimi yapmaya devam edeceğim deyip kenare çekildim. Kanalımı aradım iyi olduğumu söyledim.”

Hakan Kumuk’un çektiği Avrasya Feribot’u görüntüleri ilk olması sebebiyle Türkiye ve tüm dünya basınına satıldığından dolayı kanalına büyük bir maddi gelir ve prestij kazandırmış.  Görüntülerden elde edilen parayla kanal çalışanlarının birikmiş 6 aylık maaşları ödenmiş. Tabi görüntülerin kazandırdığı prestij tek kanala değil asıl kahramanı Hakan Kumuk’unda dünya basınında çokça söz edilmesine neden olmuş. O yıl yurt içinde gazetecilik adına ne tür ödül varsa hepsi Kumuk’a verilmiş. Kumuk bu büyük işten döndükten dört gün sonra işten ayrılıyor. Ayrılma sebebi ise işe geç gittiğinden dolayı aldığı uyarı. Aldığı bu uyarıyı kabullenemeyn Kumuk işten ayrılıyor. Kumuk gazeteciliği “adi” bir meslek olarak tanımlıyor.

Tecrübeli gazeteci Hakan Kumuk üzülerek bunların geride kaldığını söylüyor ve malesef bunları siz yaşayamacaksınız. Bunları hep hatıra olarak tecrübeli gazetecilerden dinleyeceksiniz diyor. Hak vermemek elde değil. Biz bu konuşmaları dinlerken tüylerimiz diken diken oluyor. Tabi kendisi de o anları anlatırken olayları bir daha yaşıyormuş gibi. Onunda tüyleri diken diken oluyor, sesi çatallaşıyor. Olayı sanki yaşıyormuş gibi oluyoruz. Kumuk’ta o kadar heyecanlı anlatıyor ki olayları o an yaşamamak elde değil. Gazeteciliğin artık eskisi gibi olmadığını da tekrarlıyor.

“Savaşta paranız olmak zorunda…”

Savaş bölgelerine girmek oldukça zor bir durumdur. Çünkü o bölgelerde kaos ortamı yaşanmakta. Buna rağmen insanlar geçimlerini bir şekilde sağlamak zorunda. Savaş bölgelerine girmek sivil insanlar için oldukça zor hatta imkansız. Gazeteciler oradaki yaşananları anlatmak amacıyla bu bölgelere girebilmek için bir sürü yasal veya yasa dışı yollar denemekte.  Peki o anki şartlar altında savaş bölgelerine nasıl girebiliyorlar? Bununda cevabını Kumuk’tan dinleyelim. “Eğer yasal yollardan giremediysek aklınıza gelebilecek her türlü kaçak yollardan giriyoruz. Savaş ticareti diye bir olay var bütün dünya bunu biliyor. Gittiğiniz bölgenin yerel halkı para karşılığı size yardımcı oluyor. Mesela Sırbistan’da benim Sırp şoförüm vardı. Adamı dolara boğuyordum. O da beni istediğim yere götürüyordu. Herif savaş ticareti yapıyor. 5 dolarlık yere 55 dolar istiyordu ama olsun sonuçta gitmek istediğim yere götürüyordu. Savaş bölgesinde çoğu insan evlerinin odalarını kiraya bile veriyor. Savaş bölgesinde para harcamaktan çekinmeyeceksin mecbursun işi yapmak istiyorsan paraya kıyacaksın.”diyor.

Türkiye’de savaş muhabirliğine gereken önem verilmiyor. Yabancı gazeteciler savaş bölgelerine geldiği zaman ciddi bir teçhizat kuruyorlar. Televizyoncular geldiklere yere baya ciddi reji kuruyorlar.Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; CNN Saraybosna’daki savaşta  Saraybosna’daki Holidey İn Otel’in bir katını komple stüdyolaştırmışlardı. Yabancı basın çalıştıkları kurumlardan sağladıkları imkan dahilinde profesyonel çalışıyor. Ülkemizde ise malesef böyle şans ve imkan yok. Bu şekilde olunca onlarla rekabet etmek bir yana dursun onların servis ettikleri yazılı ve görsel metinlere bağlı kalmak zorundasınız…

Keyifli ve bir o kadar tüylerimizi diken diken eden sohbetimizi bitirirken aslında üzülmedik değil. Eski ile yeni gazetecilik arasında ne kadar çok büyük farklar olduğunu gördük. Ne kadar üzülsek de her dönemin farklı zorlukları olduğunu biliyoruz. Hakan Kumuk’u tanımak ve engin tecrübelerinden yararlanmak bizler için çok büyük bir keyifti.  Konuştuklarımızı yazıya dökerken dahi tüylerimiz diken diken oluyordu. Umarız sizde okurken beğenirmişsinizdir…

Önceki İçerikBÜT DERGİSİ’NİN 3.sayısı çıktı
Sonraki İçerikCristiano Ronaldo Dos Santos Aveiro
Büt Dergisi Aylık Onlin Kültür-Sanat Dergisi. Spor, Tarih, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Genel Kültür ve daha fazlasını bulabileceğiniz bir dergi... haber ve önerilerinizi info@butdergisi.com adresine yollayabilirsiniz.
TEILEN