‘Kırgın Çiçekler’in Kemal’i: Vazgeçmediğim İçin Oyuncu Oldum

Sevgili Cansu Fırıncı'yla yoğun temposunun arasında vakit bulup görüştük ve tiyatroya nasıl adım attığından başlayarak, 'Kırgın Çiçekler'deki Kemal rolünü ve oyunculuğun kendisi için ne kadar önemli olduğunu konuştuk. Fırıncı "Umutsuzluğa düşüp yapamayacağım dediğim çok an oldu. Vazgeçmedim çünkü bu işin sırrı vazgeçmemektir" diyor. Bol bol tiyatro ve sanat konuştuğumuz bu güzel söyleşimizi aynı keyfi alarak okumanız dileğiyle...

1
1335
views

Sevgili Cansu Fırıncı’yla yoğun temposunun arasında vakit bulup görüştük ve tiyatroya nasıl adım attığından başlayarak, ‘Kırgın Çiçekler’deki Kemal rolünü ve oyunculuğun kendisi için ne kadar önemli olduğunu konuştuk. Fırıncı “Umutsuzluğa düşüp yapamayacağım dediğim çok an oldu. Vazgeçmedim çünkü bu işin sırrı vazgeçmemektir” diyor. Bol bol tiyatro ve sanat konuştuğumuz bu güzel söyleşimizi aynı keyfi alarak okumanız dileğiyle…

Tiyatro çalışmalarınıza Bartın’da başlamışsınız. Hayatınıza baktığımızda da bu aşamalara gelmenin çok emek ve sabırla olduğunu biliyoruz. Bu işin püf noktası umudu yitirmeden çalışmak mı?
Evet, tiyatro çalışmalarım edebiyat öğretmenimizin yönlendirmeleriyle Bartın’da başladı. Mehmet Baydur’un ‘Kamyon’ tekstinde oynamıştım. Asıl büyük şansım yerelde de tiyatro çalışmaları yapan Zafer Gecegörür gibi bir tiyatro ustasıyla tanışmak oldu. Bartın’da onun açtığı tiyatro kursuna gittim ve mesaim başladı. Sonrasında Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümünü kazandım ama okulla barışamadım ve okulu bırakıp tiyatroyla, edebiyatla uğraşmaya başladım. Umutsuzluğa düşüp, yapamayacağım herhalde dediğim çok an oldu. Vazgeçmedim çünkü bu işin sırrı Türkiye gibi ülkelerde vazgeçmemektir. Nice yetenekli arkadaşım vazgeçtiği için hayatları başka mecralara aktı. Şimdi benim oyuncu olarak anılma sebebim; bütün zorluk ve olanaksızlıklarına rağmen pek çok şeyi göze alarak tiyatro yapmaya devam etmem.

Umutsuzluğa düşüp, yapamayacağım herhalde dediğim çok an oldu. Vazgeçmedim çünkü bu işin sırrı Türkiye gibi ülkelerde vazgeçmemektir.

Gelecek kaygısı taşıyarak kaydolunan bir üniversite miydi?
Açıkçası ailemin tiyatroya başlamamı destekleyecek yapısı ve olanakları yoktu. Maddi olarak zengin değildik. O zaman diziler de revaçta değildi ve oyuncular genellikle parasızlıklarıyla anılıyordu. Şimdi herkes çocuğunu oyuncu yapmak istiyor. Ama aileler sektörün şartlarını bilmiyor. Her dizide oynayanın çok para kazandığı zannediliyor. Yanılsama içindeler; çünkü televizyonda star sisteminin olduğunun farkında değiller. Eskiden de “Aman oyuncu olma, nice büyük sanatçılar ne fakirlikler içinde öldü” denilirdi.

Üniversiteyi bırakma sebebinizde hayal kırıklığı yaşatan durum neydi?
Üniversite, biz taşrada okuyanlara bilim yuvası diye anlatılmıştı. Biz oraya gittiğimiz zaman dünyayı keşfedecektik. İnsanlığa büyük hizmetlerde bulunacaktık. Benim gittiğim üniversite ve bölümün de o kafamızda çizdiğimiz ideal okulla bir ilgisi yoktu. Mesela arkadaşlarım arasında tiyatroya giden ya da kitap okuyan insan bulamıyordum. Okulu bırakınca değişik tiyatro çalışmalarına katılmaya başladım. Serüvenim çok karmaşık ama bu yolda bana örnek olan usta Oğuz Tunç’un ismini de mutlaka anmalıyım. Oğuz Tunç’un tiyatro algısı bambaşkaydı ve ondan çok şey öğrendim. Bunun yanı sıra Değişim Atölyesi Oyuncuları, Ankara Nazım Hikmet Kültür Evi’yle çalışmalar yaptım. 2006’da da İstanbul’a gelme kararı verdim; çünkü Ankara’daki tiyatro o dönem ne uzuyor ne kısalıyordu. Kendimi geliştirmek için oradan ayrıldım.

Tiyatro yapana kadar ki geçen süreçte nasıl para kazandınız?
Garsonluk yaptım, gazete dağıttım, ofiste çalıştım. Yapmadığım iş kalmadı gibi bir şey.

POPÜLER KÜLTÜR VE SANAT BAMBAŞKA ŞEYLER
Sektörün içindeki mankenler ya da tanıdık vasıtasıyla daha kolay tanınan ve sizin kadar emek vermeyen insanları görmek serzenişlere sebep olmadı mı?
Aslında ben kimsenin kolay ulaştığını sanmıyorum. Bunlar ister manken ister tanıdık vasıtasıyla gelenler olsun emin olun bir çaba görebilirsiniz. Ama onlarla aramızdaki mevzu farklı; çünkü popüler kültür ve sanat bambaşka şeyler. Popüler kültür ikonu olmak başka, sanatçı olmak başka bir şey. Çünkü televizyonda bir insanın ünlü olması onun vasfıyla çok ilgili olmayabilir. Adamın ya da kadının yüzü gözü çok güzeldir ve insanlar onu görünce kanaldan ayrılmak istemiyordur. Dolayısıyla o insanlar o işten iyi paralar kazanabilir. Bu da doğru veya yanlış popüler kültürdür. Popüler kültür bu kadar rağbet alıyorken, sanatın neden az ilgiyle karşılandığını tartışmak lazım.

Türkiye’de kötü adamı oynamak oyuncunun yeteneklerinin fark edilmesinde bir geçiş rolü mü? Sizin kafanızda ‘Kemal’ gibi bir karakterle sivrilme düşüncesi var mıydı?
Bir iş kötüsü kadar iyidir, diye bir tanımlama vardır. İşin açıkçası ben nerede olduğumu bilmiyorum, bununla da ilgilenmiyorum. Bildiğim tek şey, mesleğimi eskiye nazaran daha düzenli ve devamlı yapabildiğim. Bir de ekonomik olarak koşullarım iyileşti.
Televizyonda bir diziyle tanınıyor olmak, bir yere gelmiş olmak anlamı taşır mı?
Buna kafa yormadım çünkü bunun cevabını bilmiyorum. Bir gün televizyonda kötü karakter oynayıp ünleneceğim aklıma gelir miydi (ki) ben kendimi ünlü olarak hissetmiyorum.

Bir gün televizyonda kötü karakter oynayıp ünleneceğim aklıma gelir miydi (ki) ben kendimi ünlü olarak hissetmiyorum.

Ama tanındığınızı hissettiriyorlardır?
Evet hissettiriyorlar ama benim kırmızı halıda yürüyormuş gibi bir hissiyatım yok. Mesela televizyon izlemeyen biri için ünlü değilim. TV izlemeyip kitap okuyan biri, beni ancak bir tiyatro oyununda izlediyse tanıyordur. ‘Son Zenne’de Şahin diye bir karakteri oynuyorum. “Siz Son Zenne’deki oyuncu değil misiniz?” dediklerinde büyük mutluluk duyuyorum. Tabii ki Türkiye gerçeklerinin farkındaydım. Televizyonda olmayan bir oyuncunun sahnede de zor ayakta da durabildiğini biliyordum. Ama TV’deki rolümle tiyatroya devam etme umudunu taşıyordum.

Bazı seyirciler rolünüzü gerçek sanıyor olacak ki aşırıya kaçan yorumlarda bulunabiliyor. Siz bunları okuduğunuzda neler hissediyorsunuz?
Bazen mutlu oluyorum; çünkü iyi oynuyorum ki bu kadar sert tepki geliyor diye düşünüyorum. Bazen de insanın işini iyi yapması kabahat mi diye düşünüyorum. Çünkü sosyal medya öyle bir yer ki yüzüne karşı asla söyleyemeyeceği şeyleri büyük bir rahatlıkla yazıyor. Bir de biliyorum ki bazılarının yaşları çok küçük. Demek ki ailesindekiler, yakın çevresi bu kelimelerle konuşuyor, o da bunları kullanıyor diye düşünüyorum. Bu yaştaki bir çocuğun bu küfürleri edebilecek noktaya geldiği bir sosyal aile yapısı, bu ülkede nasıl oluştu diye düşünmeye başlıyorum. Şizofrenik bir hal.

KEMAL, ÖZDEŞLEŞİLMEMESİ GEREKEN BİR KARAKTER
Bazı kötü rollerin iyi yanları olabiliyor. Siz Kemal’i okuduğunuzda iyi yanları var ya da ortaya çıkacak diye düşündüğünüz oluyor mu?
Role iyilik ya da kötülük üzerinden değil de gerçekçilik üzerinden bakıyorum. Zaten oynarken Kemal’i bir miktar karikatürize ettim. Çünkü Kemal özdeşleşilmemesi gereken bir karakter. İnsanlar asla “Ben de Kemal gibi olmak istiyorum” diyememeli. Biraz çizgi film karakteri gibi büktüm onu. İnsanlar kötünün “Ben kötüyüm” diye gezmesini bekliyor. Karısına şiddet uygulayan kocaların takıldığı kahvelere gidin. Arkadaşları onun öyle biri olduğuna asla inanmazlar. Kemal de alabildiğine kötü bir adam ama çevresine karşı meleği oynamaya çalışıyor. İçi tezatlarla dolu. Bu yüzden de çok espri yapıyor. İnsanları güldürmeye de çalışıyor.

TEMEL AHLAKİ YAPI DİZİLERDEN BEKLENMEMELİ
Kemal’i karikatürize etme çabası, Kemal’in rol model olma kaygısından mı?
Elbette ki. Birinin Kemal’e özenmesinden çok korkuyorum. Bunun olmasını asla istemiyor ve olmaması için de elimden gelen her şeyi yapıyorum. Ama en nihayetinde bu bir dizi ve insanların temel ahlaki yapılarını dizilerden bekliyor olmasıyla ilgili bir sıkıntı var. Diziler çocuklara ahlakı öğretsin istiyorlar. Oysa diziler ticari alanlardır. Ticari ahlakla toplum ahlakı örtüşmez. Uyuşmazlık vardır. Amaç kardır. Pedagojik boyutunu tartışacak vakit dahi yoktur. Bazen oynarken nasıl oynadığımı dahi hatırlamıyorum. Bir günde 13-14 sayfa iş çekiyorsunuz. Bu hızın içinde her şeyi düşünmeye yetecek vakit olmasa da ben kendi adıma maksimum düzeyde özen gösteriyorum.

Biz güzel toprakların insanlarıyız diye bir paylaşımınızı okumuştum. Bu güzel topraklarda daha güzel, huzurlu yaşamak için neler yapılabilir?
Dünyanın problemi, dünyayı paranın yönetiyor olması. Dünya çok pis, kirli ve katlanmaz bir halde. Faşizmin, milliyetçiliğin, gericiliğin, yobazlığın, savaşların, yoksulluğun sebebinde para iktidarı yatıyor. Petrol, silah, sigara tekelleri var. Silah üreticileri bu silahları satmak için de savaş çıkarıyor. Her şeye rağmen o cümledeki gibi güzel topraklarda daha iyi şartlarda huzur içinde yaşamayı diliyorum.

Sizi tanıyan ya da kısa da olsa bir tanışıklık yaşayan insanlar alçakgönüllü, dürüst ve üretken olduğunuzu söylüyorlar…
Dışarıdan bakan gerçeği görür. Ben kendime bu kadar dışarıdan bakamam. Bu meslek insanı zihnen ve ruhen hastalandırmaya çok müsaittir. Tanındığınız zaman da zordur. Tanınıp, tanınmaz hale düştüğünüz zaman daha zordur. Olmadığınız birine bürünme hali zaten kolay bir şey değil. Ben de ünlü olmaktan öte, bu işi çok sevdiğim için buradayım. Ve ünlü olmak beni sette çay demleyen çaycımızdan ya da bana makyaj yapan, saçımı tarayandan, sokakta simit satandan daha değerli kılmıyor. Hepimizin yaptığı işin toplumsal bir karşılığı var.

Erol Taş’la empati kurabildiğinizden bahsetmiştiniz? Tanışma şansınız oldu mu?
Bartın’da sinema filmi çekimine gelmişti ama ben çok küçüktüm. 5-6 yaşlarındaydım. Evimizin köşesinde Foto Yüksel diye bir fotoğraf stüdyosu vardı. Yüksel Amca, taşra aydınlarındandı. Sokakta top oynuyordum. Kalabalıktan homurtular yükseliyordu. Bir baktım Erol Taş. Bir anda taş yağdırmaya başladılar. Yüksel Amca koştu. İnsanları sakinleştirdi ve Erol Taş’ı alıp stüdyosuna soktu. Uzun süre de çıkarmadı. Birebir olmasa da uzaktan yaşadıklarını izlerken onu görmüştüm.

Cansu Fırıncı gündelik hayatta nelerden zevk alır?
Bol bol kitap okuyorum. Oyunculuğuma yeni formasyonlar katabilmek için, tek teker bisiklet çalışmaya başladım. Jonglörlük de çalışıyorum. Onun dışında evcimen bir adamım. Dışarıda takılmayı pek sevmem. Daha çok yakın çevremle vakit geçirmeyi seviyorum. Seslendirme yapabilmek için mikrofon önü oyunculuğu eğitimi alıyorum. Ehliyeti de yeni alabildim. Ancak fırsat bulduğum için geçen yaz Çanakkale’den Akdeniz’e gezme fırsatı buldum. Mutfak konusunda da yemek yapmada iddialı değilim ama kahvaltı hazırlama konusunda müthiş başarılıyım diyebilirim.

Özgeçmişinizde Ankaralı olduğunuz yazıyor…
Altı yıl Ankara’da yaşadım. Temel tiyatro terbiyemi de Ankara’da aldım. Bazen ben de soranlara Ankaralıyım diyorum. Hatta bazen Ankaralılar gibi konuşuyorum. Ben istemesem oralı olmadığımı fark edemezler.

Yazdığınız duygusal ve o güzel şiirlerden de bahsedelim…
O şiirleri sevgilim Zeynep için yazmıştım. O da üç yıl öncesinde gazetecilik yapabiliyordu artık yapamıyor. O dönemde gazete ekinin baskıya gittiği zamanlarda sabaha kadar çalışırdı. O sabahladığında ben de şiirler yazıp kapının tokmağına asıyordum. Yayınlamak isterse o yayınlar (Gülüyor)

YETENEĞİMLE HAYATIMI KAZANMAKTAN GOCUNMAM
Tiyatroyla ilgili eklemek istedikleriniz var mı?
Ben her sezon tiyatro yapıyorum. Bu ülke çok pahalı bir ülke. Yaşamak çok zor. Ekonomik olarak ben de çok zor dönemlerden geçtim. Gençlik yıllarım ekonomik sorunlarla boğuşmakla geçti. Kimsenin bunları yaşamasını istemem. Ama yine de sıfırdan başlayıp bir şeyler yapacak enerjim var. Bir yeteneğim varsa bununla hayatımı kazanmaya çalışmaktan gocunmam. Yıllardır değişmeyen bir hayalim var ki o da Sabahattin Ali’nin Değirmen hikayesindeki Atmaca Ali’yi oynamak. Bu hayalin gerçekleşmesi için kolumu kesip verebilirim. Mesela bir müzikal olsa ben klarnet çalmayı öğrenip sahnede oyunu oynasam ya da eserin özünü ortaya çıkartan ama tamamıyla ticari kaygı gütmeden yapılan bir film olsa, gişede de başarı elde etse. İnsan hepsini istiyor.

1 YORUM

  1. Aslında dizide göründüğü gibi bir değilmiş demek ki 🙂 Erol Taş’ın taşlanması da ilginçtir. Ülke olarak öfkeyide sevinci de çok aşırı yaşıyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here