HOLLYWOOD’UN ÜVEY EVLADI GEOFFREY RUSH VE FİLMLERİ

0
296
views
HOLLYWOOD’UN ÜVEY EVLADI GEOFFREY RUSH VE FİLMLERİ - Büt Dergisi

Jack Nicholson, Al Pacino, Robert De Niro, Anthony Hopkins ve daha nice Hollywood starları… Çoğu zaman aynı rollerin farklı versiyonlarını oynayan dev aktörler… Onlarca ödül sahipleri… Sinemanın dahi çocukları… Milyonları peşinden sürükleyen, karizmatik, güçlü ve efsane kişiler…

Ege KÜÇÜKKİPER/ege0692@hotmail.com

Hayır, bu sefer tek bir filmle hafızalara kazınan, yakışıklı, popüler kültürün ele geçirdiği bir isimden bahsetmeyeceğim. Bahsedersem ben de popüleritenin pençesine düşmüş olurum öyle değil mi? İşe biraz farklılık katalım istedim. Bunun için de her filmi olay, her karakteri sahici, her bakışı içten bir aktörü seçtim…

O, her zaman perde arkasına mahkum bırakılan biri…

O, adının arkasına sığınmak yerine, oyunculuğunu ön plana koyarak, birbirinden farklı rollerin üstesinden gelen biri…

O, akademinin pençesine düşmüş,  nam yapmış insanlar uğruna onu görmezden gelen jürilere karşı savaşan biri…

O, “Shine”nın David Helfgott’u, “Düşlerin Efendisi”nin Marquis De Sade’i, “Sefiller”in Müfettiş Javert’i, “Karayip Korsanları”nın Kaptan Barbossa’sı…

O, klasik ile çağdaşı, iyi ile kötüyü, gerçek ile hayali, ruh ile teni harmanlayan biri…

O, büyüleyici sesiyle diğer karakterlere hayat veren biri…

O, Avusturalya’dan, Amerika’ya uzanan yolculuğunda yalnız biri…

O, sinemadan tiyatroya, diziden yapımcılığa söz sahibi olan biri…

O, komediden drama, trajediden aşka geçebilen biri…

O, Geoffrey Rush…

Yukarıda genel hatlarıyla ortaya çıkan 1951 doğumlu aktörümüzün filmlerine bir göz atalım… 1981 yılında “Hoodwink” filmiyle sinema kariyerine başlayan Rush, kısa bir süre sonra televizyon dizilerinin aranılan yüzü haline geldi. 1996’da ise “akademinin iyi gününe denk gelerek”, “Shine” filmiyle parladı ve oscar ödüllü bir aktör oldu. Akademinin iyi günü diyorum çünkü bu tarihten sonra akademi “uyumayı” tercih etti. Keza hala uyanabilmiş değil… Birbirinden farklı rollerin üstesinden gelebilen bir oyuncu demiştim. Filmleri kategorize etmek de yarar var. Öncelikle biyografi türüne uygun filmlerinden başlayalım.

“SHİNE”, “QUİLLS” , ve “FRİDA”

“Shine”, ünlü piyanist David Helfgott’un yaşamını konu alana, ağır drama olarak nitelendirilebilecek, tek kişi üzerine yoğunlaşan ve bu sayede oyuncunun, oyunculuk gücünü gösterebileceği, zaman geçişlerinin farklı kişiler tarafından canlandırıldığı, ters döngü dediğimiz, film sonunun, başından gösterildiği böylece merak öğesinin ön plana çıktığı bir film. Baba figürünün toplumdaki yeri ve baskısı, din olgusunun yok sayılıp, gereksiz bulunması, toplumun sanatçıya verdiği değer filmin ana temalarını oluşturuyor. Geoffrey Rush ise, Rahmanov’un 3. Piyano Konçertosu’nu  (çalması en zor eser) çalmasının haricinde, şizoaffektif bozukluk yani davranış bozukluğunu son derece inanılır ve doğal kılarak on beş dalda adaylık ve bir oscar kazanıyor.

Barındırdığı konu bakımından benzerlikler gösterse de daha cesur sayılabilecek Quills (Düşlerin Efendisi), yine gerçek bir kişiliği, Marquis De Sade’in hayatının yalnızca bir kesitini (son zamanları) konu alıyor. Din ve toplum baskısının kendini çokça gösterdiği, yazarlık ve edebiyat üzerine düşüncelerin ahlak teması üzerinden verildiği, siyasi otoritenin sanata bakış açısını ve sansürü bizlere farklı bir üslupla sunuyor. Mekan kullanımı, tek mekana indirgenmesine rağmen seyirciyi sıkmıyor ve dönemin atmosferini yansıtmakta ki başarısını gösteriyor. Shine ile Quills’in ortak noktaları sadece temalarının baskı, din ve sanat üzerine oluşu değil, aynı zamanda karaktere “deli” sıfatının yapıştırılmasıdır. Yine tek kişi egemenliğinde, performansa dayalı bir rolün altından kalkmayı başarabilen Rush ise, mükafatını çeşitli ödül kurumlarında 11 dalda aday gösterilmesiyle alıyor. (O yıl ödülü, “Gladyatör” filmiyle Russel Crowe aldı)

2002 yapımı “Frida” ise, bu iki filme oranla zıtlıklardan doğan bir film. Adından da anlaşılacağı gibi ünlü ressam Frida Kahlo’nun yaşamını konu alıyor. Olay örgüsü zamansal bakımdan “Shine” gibi. Sonu başından belli. Görselliğin daha ağır bastığı, dramatik, şehvetin ve aşkın uçarı olduğu film, tabuların gereksizliğini, sanatın aşkla yoğrulup ortaya çıkarılabileceğini ve en önemlisi dönemin siyasi olaylarına, düşüncelerin bir ülkeyi nasıl bölebileceğine ışık tutuyor. Geoffrey Rush burada, Sovyetler Birliği Askeri ve Deniz İşleri Halk Komiseri Lev Troçki’ye hayat veriyor. Filmdeki toplam rolü en fazla on beş dakika olmasına rağmen, konunun bel kemiğini oluşturuyor ve “dev bir aktör asla bu kadar küçük bir rolü oynamaz” mantığını akıllara getiriyor. Fakat söz konusu Geoffrey Rush ise, “oynar” demekte bana düşüyor.

Bu üç filmin en belirgin ortak noktaları ise, biyografik türde olmasına rağmen, yapı ve içerik itibarıyle, senaristin ve yönetmenin hayal gücünün birleşimiyle, belgesel nitelikten oldukça uzak, amacı kişi hakkında bilgi vermek olmayan, bir olay döngüsü içerisinde, bir roman tadında izleyiciye ulaşıyor oluşu. Ayrıca Geoffrey Rush, 1998 yılında, Kraliçe Elizabeth’in yaşam öyküsünün anlatıldığı, “Elizabeth” adlı filmde de rol almıştır. Bahsi geçen filmlerde can verdiği karakterler sayesinde, “en iyi erkek oyuncu” kategorisinde aday olarak gösterilmiştir. Şimdi dilerseniz, biyografik türünü burada bırakıp, biraz daha tarihe ve klasiğe yüzümüzü çevirelim…

“SEFİLLER” ve “ZORAKİ KRAL”

Victor Hugo’nun asla ve asla ölmeyecek eseri Les Miserables’in (Sefiller), 1998 tarihli versiyonunda polis müfettişi Javert rolü ile filmin ikinci adamı olmasına rağmen, göstermiş olduğu üstün performansla film boyunca adından söz ettiren Rush, klasisizmin temsilcisi konumunda izleyicinin karşısına çıkıyor. İlk kötü adam rolü diyebiliriz. Aslına bakarsanız filmleri arasında belki de en iyi performansı. Fakat tek adaylığı bile yok! Konuya gelince…  Bahsetmeyi düşünmüyorum. Bilen biliyordur. Bilmeyene ise vereceğim adres burası yani internet değil, kitapçılardır! Film eleştirisi olarak, romantizmin, klasisizmden üstün ve daha yararlı olduğunu belirten sahneler başarıyla işlenmiş. Javert’in intiharı, klasisizmin ölümünü, romantizmin doğuşunu simgelemekte oldukça net. Dönem yapısına uygun kostüm ve mekanlarıyla, eserin hakkını veren, devrimin güçlü sesi olmakta üstüne olmayan bir başyapıt.

“Zoraki Kral” adlı 2010 yapımı, gerçek hayattan alınan film ise, kekemeliği yüzünden kendi halkına bir türlü konuşma yapamayan ve babasının ölümüyle zoraki bir şekilde başa geçen VI. George’un, konuşma terapisti ile olan, önceleri hoca – öğrenci, sonraları ise iki dosttan daha da yakın ilişkileri gözler önüne seriliyor. Ve bu film Geoffrey Rush’a tam yirmi yedi ayrı kurumdan adaylık getiriyor. Filmde yine ikinci adam olmasına karşın, başrolden daha fazla adaylık ile adını zirveye taşıyor. Colin Firth ise VI. George rolüyle akademi ödülünü kazanıyor. Yani yine hak yeniyor…

Aşk ve aile filmleriyle de kendini gösteren Rush, özellikle “Aşık Shakespeare” filmindeki komedivari oyunculuğuyla sekiz dalda adaylığa layık görülüp, bir evvel oynadığı (sefiller) filmindeki başrolünün aksine yan rolle izleyici karşısına çıkmıştır. Bundan hiç gocunmamış ve elinden gelenin en iyisini yaparak, mütevazi duruşunu sürdürmeyi bilmiştir. Yeni nesil onu “Karayip Korsanları”ndaki Kaptan Barbossa rolü ile tanıdı. Çektiği tek komedi filmi olan “Karşınızda Peter Sellers” ile yine farklı bir türün kanatları altına girerek, seyirciyi yadırgatmamış, yelpazesini daima geniş tutmuştur. Bir oyuncunun yapması gereken her şeyi, saç kesimi, sakal bırakımı, kilo alıp verişinin yanında, sade ve naif oyunculuğuyla, her kimliğe bürünmüş, akademinin değil ama yapımcıların ve kıymet bilen sadık sinema izleyicisinin göz bebeği olmuştur.

Son sözüm, Geoffrey Rush’ı izleyin, izlettirin…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here