Heykeltıraş

1
335
views

Zamanın birinde dünyanın herhangi bir yerinde yaşamış nerede yaşadığı tam olarak bilinmeyen bir heykeltıraşın hikayesiydi anlatılan, dilden dile dolaşan ve günümüze kadar ulaşan… Küçüklüğünde Gepetto Usta ve oğlu Pinokyo masalını belki milyon kez dinlemiş veya okumuş, en büyük hayali de bir gün Gepetto Usta gibi olmak ve kendi Pinokyo’sunu yaratmak olmuş. En çok bunun için çalışmış. En iyi okullarda okumuş, gecesini gündüzüne katmış, çalışmış da çalışmış ve sonunda çok ünlü bir heykeltıraş olup çıkmış. Zamanının yaşayan bütün aristokratları kendi heykellerini yaptırabilmek için kapısında kuyruk olmuş. Bu sayede çok zengin olmuş, yaşlı anacığı ve babacığına çok güzel bir ev almış, kendisi de lüks içinde yaşıyormuş. Gel gelelim bizim heykeltıraş çok ama çok mutsuzmuş. Nedeni de eski hikayelerde okuduğu Gepetto Usta gibi yaptığı heykellere hayat verememesiymiş. Gündüzünü gecesine katıp onlarca heykel yapıyor, her heykeli yaparken can vermesi için farklı yollar deniyor, tanrılara yaptığı heykellerden en azından bir tanesine ruh üflemeleri için dualar ediyormuş fakat dileği bir türlü gerçekleşmiyormuş. Böyle böyle 20 yılını devirmiş. Bu süre zarfında yaşlı anacağı
ve babacığı hakkın rahmetine kavuşup cennetteki yerlerini almışlar. Cennet bahçele
rinden oğullarının bu durumu izleyip dertlenirlermiş. Bir gün cennet meleklerinden bir tanesi anne ve babanın bu kederini fark edip yanlarına gelmiş. “Sizler cennet ile müjdelendiniz. Tanrı’nın bütün nimetleri önünüze sunuldu. Sonsuza kadar rahat ve huzur içinde yaşayacaksınız. Peki bu kederiniz nedendir? Sizi Tanrı’nın cennetinde memnun bırakmayacak şeyi bana diyin?” diye sormuş. Anne ve baba dertlerini meleğe anlatmışlar, oğullarının bu çaresizliğinin onlara dert olduğunu, onu böyle çaresiz ve mutsuz gördükçe onların da mutlu olamayacağını söylemişler. Bunun üzerine melek;
“Her şeye gücü yeten O’dur. O, kullarını sever ve gözetir. Her derdin çaresini verir” demiş ve uzaklaşmış.

O gece heykeltıraşın rüyasına ak sakallı dede girmiş. Dede bu ya, her düşmüşün derdine çare olurmuş. Zor durumda kim varsa imdadına yetişir ona yol gösterirmiş. O gece de bizim heykeltıraşı seçmiş. Rüyasında ak sakallı dedeyi gören heykeltıraş, “Eyvallah dede, elhamdülillah halim vaktim yerinde, loto sonuçlarına ihtiyacım yok” demiş ama dede, “Evlat, ben buraya senin en büyük derdine derman olmak için gönderildim. Bilir misin annen ve baban cennette bile rahat değiller, senin için üzülmekteler. İşte ben de bu gece buraya aynı küçükken okuduğun masallardaki periler gibi sana bir mucize yaratmaya geldim” diye cevaplamış. Bunu duyan heykeltıraş öyle heyecanlanmış ki az kalsın küçük dilini yutacakmış. Dede, ama diyerek devam etmiş ve her amadan sonra gelecek cümle herkesin bildiği gibi bir önceki cümleyi anlamsız kılarmış, “Yüce yaradan bir insanoğlu çaba göstermeden bir işe olur vermez, her sonucun bir de nedeni olmalı bu fani dünyada. Düzen böyle kurulmuş. Ben sana sonuca giden yolu göstermekle mükellefim, yolu tamamlayacak ve mucizeyi gerçekleştirecek olan ise sensin. Şimdi beni iyi dinle, bu diyardan çok uzakta, iki akarsuyun kesiştiği noktada bir keşiş yaşar. Bu keşiş, bir mermer ocağı işletmektedir. Kendisi senden bile daha iyi heykel ustasıdır. Onun madeninde bulunan mermerler ise sihirlidir. Eğer oraya gider ve bu yaşlı keşişi ikna edebilirsen sana sihirli mermerlerinden verir, sen de bu sayede en çok istediğin hayali gerçekleştirebilirsin ama unutma önce yolu bitirmeli ve keşişi ikna etmelisin.” Bunu dedikten sonra puf diye yok olmuş ve heykeltıraşı rüyasında bir başına bırakmış.

“Ey yolcu! Senin insanlığın bu kadar mı? Sana istediğini verenlere teşekkür edip dua eder, vermeyenlere küfür ve beddua mı edersin?”

Ertesi gün sabah güneş henüz doğmamışken heykeltıraş yolculuk için tüm gereçlerini toplamış hazır vaziyette beklemekte imiş. Güneşin ufukta belirmesiyle birlikte heykeltıraşın hayallerine yolculuğa başlamış. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, hiç yorulmadan dinlenmeden yolculuğunu sürdürmüş, köylerden kasabalardan geçmiş, sonunda bir çeşme başında durmuş ve ancak o zaman aklına yorulup susadığı gelmiş. Susuzluğunu dindirmek için çeşmenin başına gelmiş ve musluğu çevirmiş ama musluktan su gelmemiş. Birkaç kez daha denediği halde muvaffak olamamış. Dili damağına yapışmak üzereymiş. Kendi kendine çeşmeye söylenmiş, “Ey susuzlara derman olmak için yapılmış çeşme, bana bir yudum suyu çok mu gördün?” Bunun üzerine çeşme başında bitap bekleyen heykeltıraşa cevap vermiş, “Ey yolcu! Senin insanlığın bu kadar mı? Sana istediğini verenlere teşekkür edip dua eder, vermeyenlere küfür ve beddua mı edersin?” Çeşmenin dile geldiğini gören heykeltıraş bir an şaşırmış ve ürkmüş ama daha sonra çıktığı yolculuğu hatırlayarak doğru yolda olduğunu anlamış ve çeşmeye cevap vermiş, “Benimki ne küfürdür ne beddua, sadece sana görevini ve ne için yapıldığını hatırlatma… Sen çeşmesin, ustan sana can verirken bir de görev verdi; sana ihtiyaç duyanlara yardım etmen gerek, burada suçlu ben değil görevini ihmal eden sensin.” Bu söz üzerine çeşmeden gürül gürül su akmaya başlamış, heykeltıraş da kana kana su içip mataralarını doldurduktan sonra çeşmeye teşekkür edip oradan ayrılmış. Aşılmaz çölleri aşmış, daha önce hiçbir insanın ayak basmadığı topraklardan geçmiş. Gezisi sırasında daha önce hiç görmediği yeni hayvan türleri ile karşılaşmış; öyle ki bunlardan bir tanesi insana o kadar çok benziyormuş ki heykeltıraş onunla konuşmaya bile çalışmış fakat hayvan ürkerek ağaca tırmanıp daldan dala sıçrayarak uzaklaşmış. Heykeltıraş yolc
uluğunun sonunda rüyasına giren ak sakallı nur yüzlü habercinin müjdelediği iki ırmağın kesiştiği yere gelmiş. Tam ırmakların kesiştiği yerin 100 adım ilerisinde 1000 basamaklı upuzun bir merdiven görmüş. Merdivenin sonunda ne olduğunu aşağıdan görmek imkansızmış. Merdivenin başına geldiğinde hemen önünde duran devasa aslan heykelini görmüş. Aslan da gelen yabancıyı fark edince üzerinde durduğu büyük mermer sütunun üzerinde hareket edip bir sıçrayışta heykeltıraşın önüne atılmış ve büyük bir gürültü ile kükremiş. Kafasını eğip yüzünü heykeltıraşın önüne getirmiş. O anda heykeltıraş bu devasa mermerden yapılmış canlı aslanın bir gözünün olmadığını fark etmiş. Aslan kusurunu karşısındaki rakibine göstermemek için kör gözünü saklamaya çalışıyormuş. Aslan kükreyerek söze girmiş;

“Ne ararsın buralarda yabancı? Ben ormanlar kralı aslanım. Bu diyarın ve bu diyarda tüm yaşayan hayvanatın efendisi benim. Benim topraklarımda izinsiz gezersin, söyle sebebi nedir? Eğer cevabını beğenmesem seni buracıkta parçalar, etini de tebaama bağışlarım ki güzel bir ziyafet çeksinler ve krallarının adını yüceltsinler.”

Bu mermerden yapılmış iri cüsseli yaratık karşısında ne kadar korkmuş olsa da korkusunu gizlemeyi başaran heykeltıraş, akıllıca bir cevap düşünüp sonrasında şunları söylemiş;
“Ey ormanlar kralı yüce Aslan! Ben bir gezginim. Diyar diyar gezerim. Yardıma muhtaçlara yardım eder, gördüklerimi seyir defterime not ederim. Senin krallığının içinden geçerken halkından biriyle tanıştım. Kendisi vücut olarak bana benzer ama benim gibi de değildir. Ağaçlarda yaşar, daldan dala atlar…”

“Maymun mu? Maymun ile mi karşılaştın?”
“Evet, evet… Maymun ile kısa bir sohbetimiz oldu. Bu sohbet sırasında bana yüce ve değerli krallarının bir derdi olduğunu söyledi. Bu dert krallarını öyle üzermiş ki tebaası da onunla beraber üzülürmüş. Benden rica etti. Eğer elinde geliyorsa kralımızı bul ve onun derdine şifa getir dedi. Ben de yolumu değiştirip siz yüce kralı bulmak için buralara kadar geldim ve şimdi görüyorum ki bunca yolu boşuna gelmemişim. Eğer yüce kral bana izin verirse görmeyen gözünü onarmak, derdine derman olmak isterim. Hem bu sayede siz de krallığınızı daha net görebilir, halkınıza daha iyi bir hükümdar olabilirsiniz.”

Yıllardır bu tek gözüm görmez. Yaratıcı beni bu şekilde, kusurlu yaratmış. Ben her zaman bu kusurumu gücüm ile saklamaya çalıştım. Bunu bana söyleyenleri büyük cezalar ile cezalandırdım.

Aslan bir süre düşünmüş, düşünürken de yabancının etrafında birkaç tur dönmüş. Bu dönüş sırasında sürekli gören tek gözüyle ona bakmaya çalışıyormuş. Kusurunun farkındaymış fakat zayıf da görünmek istemiyormuş. Sonunda aslan kral içinde bulunduğu gafletten kurtulup kusurlarıyla yüzleşmesi gerektiğini fark etmiş ve “Peki” demiş ve görmeyen gözünü heykeltıraşa çevirerek devam etmiş, “Yıllardır bu tek gözüm görmez. Yaratıcı beni bu şekilde, kusurlu yaratmış. Ben her zaman bu kusurumu gücüm ile saklamaya çalıştım. Bunu bana söyleyenleri büyük cezalar ile cezalandırdım. Hatta yaratıcıma beni böyle kusurlu yarattığı için birçok kez kızdım ve içten içe ona karşı hep bir öfke besledim fakat şimdi anlıyorum ki tebaam ben ne kadar onlardan gizlemeye çalışsam da benim bu durumumun farkındalar ve benim olmadığım zamanlarda bu kusurum hakkında konuşup, dertleniyorlar. Şimdiye kadar ta ki sen gelip maymunun senden ricasını bana iletene kadar hep benimle dalga geçeceklerini, benim gibi sakat birisini kral olarak görmek istemeyeceklerini düşünmüş bu yüzden de onlara karşı hep adaletsiz ve sert davranmıştım ama artık anlıyorum; onlar krallarını seviyor ve onun kusurlarına üzülüyorlar. Şimdi senden bir kral olarak rica ediyorum, eğer elinden geliyorsa benim bu kusurumu tedavi et. Eğer bunu yaparsan sana sonsuza dek borçlu kalacağım.”

Heykeltıraş aslanın sözlerini dinledikten sonra hemen alet çantasını çıkarmış. Heykeltıraşın alet çantasında yok yokmuş; çeşitli ağırlık ve büyüklükte çekiçler, çelik ve elmas uçlu kalemler, ölçüm yapmasına yarayan pergel, tahta tokmaklar ve iskarpela… Alet çantasını önünde açmış, önce pergelini çıkartıp aslanın sağlam gözünün ölçüsünü almış. Yeni gözü tam olarak nereye oyması gerektiğini hesaplamış. Daha sonra çelik uçlu kalemini ve çekicini alıp işe koyulmuş. Yaklaşık üç saat boyunca aralıksız çalışmış sadece arada sırada boynuna bağladığı eşarp ile terini silmek için duraksamış ve sonunda işini bitirip birkaç adım geriye çekilerek yaptığı kusursuz göze uzaktan bir bakmış. Aslan da aynı anda heykeltıraşa bakıyormuş, hem de iki gözü görür bir biçimde. Aslan bu sefer sevinç dolu bir kükreme ile tüm ormanı inletmiş. Aslanın kükremesini duyan yüzlerce hayvan orada toplanıp krallarının sakat gözünün artık gördüğünü fark etmişler. Hepsi birden sevinç çığlıkları ile ormanı inletmişler. Sonunda aslan onu tedavi eden heykeltıraşa dönerek, “Şimdi dostum ki artık sen benim ebediyete kadar dostumsun, söyle bana ne istersin? Dile benden ne dilersen?”

Heykeltıraşın tabi ki tek bir isteği varmış ve onu dile getirmiş, “Ben bu merdivenleri çıkıp yukarıda yaşayan kişi ile tanışmak istiyorum. Eğer yüce kral da müsaade ederse” demiş. Aslan, arkasında duran merdivenlere bakmış, sonra heykeltıraşa dönerek “Yol senindir, sevgili dostum. Bir kez daha görüşmek dileğiyle” deyip heykeltıraşı yolcu etmiş. Heykeltıraş yeni dostuyla son bir kez vedalaştıktan sonra hızlı adımlar ile merdivenleri tırmanmaya başlamış ve sonunda zirveye ulaşmış. Zirveye ulaştığında neredeyse dünya ile aynı yaşta diyebileceği kadar yaşlı bir adam görmüş. Adam oturduğu yerde hiç durmadan mermer oyuyormuş. Arkasından kendisine doğru yaklaşan heykeltıraşı fark etmiş ve ona hiç dönüp bakmadan şunları söylemiş;

“Hoş geldin ey tanrı misafiri! O’nun yol göstermesi ile buralara kadar geldin. Aradığın şeyin burada ben de olduğu sana müjdelendi ve sen bu amaç doğrultusunda aradığın şeyi bulabilmek için onca yol teptin. Yol da benim eserim olan çeşme ve aslan ile karşılaştın. Hiç buraya kadar gelmeden o çeşme ve aslanı yok ederek istediğin büyülü mermere ulaşabilir bu sayede bunca zorluğa göğüs germeden aradığın hazinenin de sahibi olabilirdin fakat sen doğru yolundan hiç ödün vermedin. Hatta bunu yapabileceğin aklının ucundan dahi geçmedi.

Elmaları yiyen yaşlı çiftin içlerinde ne dert kalmış ne keder.
Onlar da oğullarının mutluluğu ile huzura ermiş ve sonsuza
dek cennet bahçelerinde mutlu mesut yaşamışlar.

Senin kalbin öylesine saf ve temiz ki sevgili dostum, bırak onları öldürüp sihirli mermerleri almayı tam tersine onlara yardım elini uzattın. Çeşmeye yapması gereken görevi hatırlattın ki bu sayede binlerce yolcu bir daha susuzluk çekmeyecek ve aslan kralın gafletten uyanmasını sağlayıp ona ve emrinde yaşayan binlerce hayvana mutluluk ve huzur getirdin. Şimdi ben de tanrının bana verdiği emirle sana ihtiyacın olanı bağışlıyorum. Senin için hazırladığım mermer orada, al onu. En ince ustalıkla ve kalbinin tüm saflığıyla işle, zanaatının zirvesine çık. Cennet bahçelerinde kederden bitap düşmüş anacığını ve babacığını sevindir” demiş.

Büyülü mermer ile ülkesine dönen heykeltıraş, mermere tüm sevgisini vererek bir kadın figürü işlemiş. Bunu yaparken işini öylesine kusursuz ve sevgi ile yapmış ki sonunda işlediği mermer kadın canlanmanın da ötesine geçip ete kemiğe bürünmüş. Onu görenler küçük dilini yutar, dönüp bir daha bakma ihtiyacı duyarlarmış. O günden sonra heykeltıraş ve mermer kadın uzun yıllar birlikte mutlu mesut bir şekilde yaşamışlar. Cennet bahçesinin ağacından iki elma düşmüş; birisi anacığının birisi de babacığının başına. Elmaları yiyen yaşlı çiftin içlerinde ne dert kalmış ne keder. Onlar da oğullarının mutluluğu ile huzura ermiş ve sonsuza dek cennet bahçelerinde mutlu mesut yaşamışlar.

Önceki İçerikOnur Ercoşkun fotoğraf severlerle buluştu
Sonraki İçerikÇağatay Çopuroğlu’ndan ‘Güzeller ve Çirkinler’ sergisi
sahin.halukk@hotmail.com'
1985 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaokul ve liseyi Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'nde okudu. Daha sonra Marmara Ekonometri Bölümü'nü bitirdi. Şu an bir özel bir finans şirketinde çalışıyor. Yaklaşık 2 yıldır yazıyla uğraşıyor. Yazarın ilk kitabı olan "Hayallerimin Ülkesi Atlantis" Şubat'16 tarihinde Sahaf Kitap tarafından yayınlandı.
TEILEN

1 YORUM

  1. Tüm yazılarını okudum, hikayelerinin sonu nereye varacak baştan kestiremiyrum. Bu da doğal olarak beni sonuna kada sürüklüyor. Tebrik ederim, kalemine sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here