‘BİZİM ESKİ BEŞİKTAŞ’

0
216
views
Bizim Eski Beşiktaş - Büt Dergisi

1987’nin Beşiktaş’ını anlatıyorum. O günlerden, şimdiki Barbaros Meydanı’nda Sinan Paşa Camisi var. Oradan, göz kararıyla bizim fırının, çarşının, dükkanların yerlerini tespit edebiliyorum: Şuradan fırının tezgahı yükseliyordu; ben buraya ekmekleri dizerdim. Tezgahın altında Azbiderli Musa Çavuş’un kahvehanesi vardı. Sarı yün abasıyla iner, çıkar, çay ve kahve dağıtırdı. Bitişiğindeki sandık büyüklüğünde dükkanda, Hüseynikli nar gibi kırmızı yanaklı Mustafa Ağa ile yeğeni Yusuf, bağdaş kurup ince çöpleri keserek aynı boya getirir, süpürge bağlardı. Yusuf, süpürgeleri omzuna alıp buradan götürürdü semtlere. Beşiktaş, Ortaköy semtlerine, “Süpürgecii!” diye bağırarak. Evet, Karamanlı usta Yorgi’nin bakkal dükkanı da tam şuradaydı. Sabun, zeytin, zeytinyağı satardı. Dar uzun bir masada da soğan ayıklar, maydanozu, çiğeri, soğanı doğrar, unlar, tuzlar, ve unlu kanlı parmaklarıyla yanındaki ateş dolu maltızdan bozma bir mangalda yağı yakıp ciğerleri kızartırdı. Kağıt kadar ince tabaklarda, müşterilerine kırk paraya ciğer servisi yapardı. Kapları yıkamazdı. Yiyenler ekmeğin öyle bir silerdi ki bir iz bile kalmazdı. Bitişiği İşkordalı Abidin Bey’in kasap dükkanıydı. Cüce çoban Şipka “Cıngıl…Cungul…Cıngıl…”zil sesleriyle sesleriyle koyunları dışarı çıkarır, otlatmaya götürürdü.

Zeynel, müşteri olmadığı zamanlar, kasap bıçaklarını bilerdi. İşkordalı Arnavut beylerin zenginliğiyle iftihar eder; “Yetmiş kaşık, yetmiş çanak sahipleridirler, o kadar adama her gün yemek verirler…” der, o kadar yüksek sesle bağırırdı ki, sokaktan geçenler duyarlar, dururlardı. Onların bitişiğinde ise Makedonyalı Lazo Curo’nun, Petru Marko’nun sebzeci dükkanı. Büyükdere’de, Bahçeköy’de bahçeleri vardı. Oradan katırlarla geceleri sebze getirirlerdi. Sabahları erken saatlerde ben henüz yatağımda iken katırların boyunlarındaki zilleri seslerini duyardım: “Cangılı, cangılı, cangılı…” nasılda ahenkli çalarlardı! Bana, Giresun vadilerinin tepelerinden geçen kervanları anımsatırlardı. Fırının tam karşısında camiyle birleşip bir köşe oluşturan yer, Arnavut şerbetçi Cafer Ağa’nın yeriydi. Önündeki mermerin üstünde her mevsim şerbet olurdu. Mecidiyeköy’ünde bir karlığı vardı. Dağ tarafından kazılmış büyük bir çukur. Orada kışın kar depolardı. Yazında, hergün sepetle kar gelirdi dükkanın bodrumuna; şerbetler ve dondurma için… yanı başı, helvacı Memiş ustanın dükkanıydı. Beyaz mermer tezgahlı. Tezgahta, hep büyük helva kubbeleri olurdu, kapların kalıbını almış. Helvaları karan İmam Usta’ydı. Yaz kış, dirseklerine  kadar çıplak, yeşil sarıklı fesiyle İmam Usta’nın şöhreti yaygındı. Akşam saatlerinde, çok uzaktan helva almaya müşteriler gelirdi. Sahili Memiş Usta da sarı çizgili beyaz sarıklıydı. Kocaman bir göbeği vardı. Ben onu, eşeğine binmiş Nasrettin Hoca’ya benzetirdim. O zamanlar şişmanlık sağlık işaretiydi. Beşiktaş’taki Ermeni kilisesinin papazı Mikayel Efendi’nin ahbabıydı. Silivri yoğurduda satardı. Yoğurdun yüzünü ona saklarlardı; ya gelip yerdi, ya da evine götürürdü. Ondan para almazlardı.

 

Yukarıdaki alıntı Hagop Mıntzuri’nin “İstanbul Anıları 1897-1940” isimli kitabından yapılmıştır. (Çeviren: Silva Kuyumcuyan, Sayfa: 72-73, Tarih Vakfı Yurt Yayınları. Yazısının başlığı tarafımızdan koyulmuştur.)

Önceki İçerikYENİ EĞLENCE ANLAYIŞI: LATİN GECELERİ
Sonraki İçerikTARİH DÖNGÜSÜNDE TREN İSTASYONLARI
Büt Dergisi Aylık Onlin Kültür-Sanat Dergisi. Spor, Tarih, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Genel Kültür ve daha fazlasını bulabileceğiniz bir dergi... haber ve önerilerinizi info@butdergisi.com adresine yollayabilirsiniz.
TEILEN